Alacakaranlık, geceye teslim olmuş. Köy sessiz bir uykuda. Köy aç, köy
üşümüş, köy tedirgin ve teyakkuzda. Ateşi kaybettiğinden beri titriyor köy ahalisi
katran karası bir boşlukta…
İpeksi yeleleri rüzgârda uçuşan bir at beliriyor karanlığın içinde, sırtında bir
yiğitle. Süt beyazı at, bulutları delip geçen o görkemli dağın zirvesine bırakıyor yiğidi.
Zirvede, yabani otların arasında, bir yakut gibi parlayan ateşi gören yiğit uzatıyor elini,
nazlı bir çiçek gibi koparıyor alevleri. O an karanlığa karışıp yok oluyor efsunlu at.
Yiğit, avuçlarının arasına gizlediği ateşle sarp kayaların, keskin kıvrımların, dikenli
yolların arasından geçerek iniyor köye. Ateşe kavuşunca neşeye, yaşama, umuda da
kavuşuyor köy. Işıkların arasından bilge Tanrıça Setenay çıkıyor, yiğide kilden bir
tablet uzatıyor. İşte o an beklenmedik bir şey oluyor. Gök şiddetle gürlüyor, ortadan
ikiye ayrılıyor. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur altında, çakan şimşeklerin
ışığında, yiğidin suratında kendi suretini görünce Ali şaşırıyor.
Prof. Dr. Ali Beytepe, sayıklayarak uyandığında gördüğü rüyanın etkisinden
hâlâ kurtulamamıştı. Geçen hafta, kazı alanında bulduğu tablet onu o kadar
etkilemişti ki tabletteki semboller bilinçaltına düşüp rüya olarak zuhur etmişti. Saatine
baktı: Beşi çeyrek geçiyordu. Uçak kalkalı bir saat olmuştu demek ki. Derin bir nefes
aldı. İzlendiği hissine kapıldı. Sağına döndüğünde kendisine bakan zeytin yeşili
gözlerle karşılaştı.
“İlginç bir rüya gördünüz sanırım,” dedi kadın.
Ali “Evet,” diyerek mahcup bir şekilde gülümsedikten sonra başını çevirip
gözlerini sımsıkı kapattı, inişe geçinceye kadar da açmadı. Tekerlekleri gıcırtılı bir
sesle açılan uçak bir süre sonra Köln Havaalanı’na iniş yaptı. Ali, birazdan dışarı
çıkacak ve ihtiyaç duyduğu temiz havaya kavuşacaktı.
Valiz tekerleklerinin sesi, pasaport bankolarındaki kaşe sesi, sıkılan çocukların
ağlama sesi, yolcu alan taksilerin fren sesi, rüyasındaki gök gürültüsünün sesi…
Ali, otele vardığında kafasının içinde hâlâ yankılanan sesleri susturmak için
kendini yatağa attı. Renksiz, sessiz, rüyasız bir uykunun sıcak boşluğuna yuvarlandı.
Ertesi gün, erken uyandı. Kahve makinesinin düğmesine basıp bilgisayarını
açtı. Uluslararası Arkeoloji Konferansı’nda yapacağı sunum üzerinde çalışmaya
başladı. Son düzeltmeleri yaptı, birkaç not aldı.
Geç kalmamak için kurduğu alarm çaldığında bilgisayarı kapadı ve hazırlandı.
On dakika içinde konferans salonuna varmıştı. Salonun döner kapısından girerken
birkaç tanıdığı ile selamlaştı. Fuaye alanında meslektaşlarıyla sohbet etti, sonra
kendisi için ayrılmış koltuğa oturup sırasının gelmesini bekledi.
Daha önce sayısız konferansa katılmasına rağmen her seferinde aynı
heyecan dalgası yüreğini ele geçirirdi. Sunumun üzerinden defalarca geçer,
konuşmasını kafasında evirir çevirir, kürsüye çıktığındaysa bambaşka bir ruh haline
bürünür, konuya hâkim tavırları ve yerinde vurgularıyla dinleyenleri derinden etkilerdi.
Yine öyle oldu. Karahantepe’deki kazı ile ilgili yaptığı sunum dinleyiciler
tarafından beğeniyle karşılandı.
Sunum bitince rahatlayan Ali, kahve arasının verilmesiyle kendini salondan
dışarı attı. Kalabalığın arasında aradığı biri vardı. Herr Rotstein! Köln Üniversitesi’nin
yüksek lisans programlarında epigrafi dersleri veren Prof. Dr. Hans Rotstein
dünyanın önde gelen yazıt bilim uzmanlarından biriydi ve semboller üzerindeki
çalışmalarıyla tanınıyordu. Kuzey Kafkasya’daki kazı esnasında tesadüfen eline
geçen ve rüyalarına giren o tabletin üzerindeki sembollerle ilgili ona danışmak istediği
şeyler vardı. Herr Rotstein’ı kareli ceketi ve papyonu ile kalabalık bir grubun içinde
tespit etmek zor olmadı.
“Ali, sunumun harikaydı,” diye onu kırmızı yüzünde koca bir gülümseme ile
kucakladı Herr Rotstein.
“Teşekkürler Hans. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
“Evet, nasılsın Ali? Çalışmalarını yakından takip ediyorum. Kafkasya’daki kazı
nasıldı? Seni heyecanlandıran şeyler bulabildin mi bari?”
Bu sırada, Heidelberg Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı’nın kendisine
doğru ilerlediğini gören Ali hemen konuya girdi.
“Dinle Hans, Seninle konuşmak istediğim bazı şeyler var. Yarın sabah seni
Savoy Otel’e davet etmek isterim. Lobide bir şeyler içer, sohbet ederiz, ne dersin?”
“Tabi eski dostum. Tabi tabi. Saat 10:00’da orada olabilirim. Gelince ararım
seni. Görüşürüz.”
Ali, Ludwig Müzesi’ne doğru ilerlerken Hans’la yaptığı konuşmayı
düşünüyordu. Kafkasya’da yaptıkları kazı sırasında ortaya çıkan tablet, diğer
buluntulardan oldukça farklıydı. Dönemi, kullanılan malzeme ve ait olduğu
medeniyetle ilgili net bir şey söylemek mümkün değildi. Ali’nin elinde tabletin soluk bir
fotoğrafından başka şey yoktu. Buluntu ortaya çıkar çıkmaz uluslararası kazı
heyetinin başkanı soluğu Ali’nin yanında almış, normal işlem ve kayıt prosedürünün
birçok basamağını atlayarak tablete el koymuştu. Ali itiraz edecek olduğunda heyet
başkanı, devletin üst seviyelerinden gelen talimatın bu yönde olduğunu ve bilmesi
gereken prensibi uyarınca Ali’ye daha fazla açıklama yapamayacağını söylemişti. Ali
şaşırmış, hemen Türkiye’deki bakanlıkla iletişime geçmiş ancak bakanlık görevlisi
kazı hangi ülkenin sınırları içinde gerçekleşiyorsa o devletin yetki sahibi olduğunu
belirtmiş, Ali’ye dosyayı bakanlığa devrederek acilen Türkiye’ye dönmesini söylemişti.
Kuşkuları artsa da Ali’nin talimatlara uymaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.
Tabletin üzerindeki ateş, çekiç ve örs sembolleri Ali’ye Nart destanlarını
çağrıştırmıştı ama elbette bilimsel açıdan bunun hiçbir anlamı yoktu. Bilim nerede
bitiyor ve kadim anlatılar nerede önem kazanıyordu? Arkeolojik olarak hiçbir
buluntuyla eşleştirilemeyen bu tablet neden bu kadar önemliydi? İşte, bu noktada
Hans’ın görüşlerine ihtiyacı vardı. Hans, hakikati önce bilimsel kanıtlarda arar ama
akılla açıklanamayan durumları kadim anlatılar ışığında sezgileriyle yorumlamaktan
da kaçınmazdı. Hans’ın geniş bakış açısı sayesinde tabletle ilgili daha fazla bilgi
edinmeyi umuyordu.
Buluştuklarında Ali, heyecanla konuşmaya başlamıştı. Kafkasya’daki kazı
sırasında bulduğu tableti ve üzerindeki sembolleri anlatmış, bunları analiz etmek için
yardıma ihtiyaç duyduğunu belirtmişti.
Sözlerini bitirdiğinde Hans’ın yüzündeki gergin ifade dikkatinden kaçmamıştı.
“Bu gerçekten alışılmışın dışında bir durum Ali. Antik Medeniyetleri Araştırma
Cemiyeti’nin dışarıya kapalı kapılarının ardında gizemli bir tablete dair konuşmaların
geçtiği bir süredir akademik dünyada dillendiriliyor ama kimse net bir şey bilmiyor.
Tablet üzerinde her ne varsa bunun dünya tarihini yeniden yazabilecek kıymette
olduğu ve yanlış ellere geçerse büyük yıkım ve felaketlerin meydana geleceği
söyleniyor ama dediğim gibi bunlar sadece söylenti.”
Derin bir nefes aldı. “Dinle Ali, yarım saat sonra katılmam gereken çok önemli
bir toplantı var. Tabletin fotoğrafını benimle paylaşabilirsen üzerinde detaylı çalışmak
isterim.”
“Tabi Hans ama başkan tablete el koymadan hemen önce alelacele çektiğim
bulanık bir fotoğraf o. Umarım işine yarar.”
“Ee ne yapalım, hiç yoktan iyidir,” diyen Hans, otelin döner kapısından
çıkarken son bir kez arkasına bakmış, “Dikkatli ol Ali, çok dikkatli ol,” deyip gözden
kaybolmuştu.
Ali, Ludwig Müzesi’nin geniş kapısından geçerken hâlâ bunları düşünüyordu.
Bilet gişesinin önüne vardığında düşünceleri yön değiştirdi. Buraya, çalışmalarını
büyük bir ilgiyle izlediği Japon ressam Yayoi Kusama’nın sergisi için gelmişti ve artık
sadece buna odaklanmalıydı.
Ali, Kusama’nın sonsuzluk odalarında ilk başta kendini kaybolmuş gibi hissetti,
sonra elleri alışkın hareketlerle toprağın altında ilerlerken bir buluntuyla
karşılaştığında hissettiğine benzer bir heyecan… Bir keşif duygusu, kaybolmuş olanı
fethetme gururu… Heyecandan başı dönmüş bir şekilde galeriler arasında ilerlerken
gayriihtiyari sağa baktığında tanıdık yeşil gözlerle karşılaştı. Uçaktaki kadın
gülümsedi ve konuşmaya başladı. Konuşması sanki çok uzun zamandır
tanışıyorlarmış gibi doğal ve samimiydi. Adının Pınar olduğunu ve Ankara’da özel bir
hastanede dahiliye uzmanı olarak çalıştığını söyledi.
Kusama sergisini birlikte gezdikten sonra müzenin kafesinde küçük bir mola
verdiler. Demli bir kahvenin eşliğinde huzurlu bir sanat sohbetinde derinleştiler.
Picasso, Kandinsky ve Dali’nin eserlerinin olduğu galerileri gezerken Ali’nin
başı dönmeye başladı. Gözlerini açtığında kendini yerde, etrafında bir sürü insan
toplanmış vaziyette buldu. Pınar, Ali’nin yanında diz çökmüş nabzını tutuyordu.
“Nasılsın?”
Ali, eliyle bir “eh” işareti yaptı.
“Rengin yavaş yavaş yerine geliyor. Tansiyonun düşmüş olmalı,” diyen Pınar
gülümsedi. Gülümseyince, yüzüne tatlı bir pembelik yayılıyor, dudağının kenarındaki
gamze tomurcuklanarak açılıyordu. Ali, o gamzeye sığınmak ve bir ömrü bu sığınakta
geçirmek istedi.
Müzeden çıkıp Ren nehrini gören bir banka oturdular. Alacakaranlık geceye
teslim olana dek konuştular. Ayrılma vakti geldiğinde Pınar, “Önemli bir şeyin
olduğunu düşünmüyorum ama müsaade edersen seni bir süre daha gözlemlemek
isterim,” dedi ve Ali’ye otele kadar eşlik etti.
Otele vardıklarında “Bana bir kahve ikram edersin artık, saatlerdir dışarıdayız
üşüdüm,” deyince Ali, Pınar’ı içeri davet etti. Kahve makinesinin düğmesine basan
Ali, makinenin boğuk sesine eşlik eden metalik tıkırtıyı duyunca ürperdi.
Arkasına döndüğünde Pınar’ın yüzünde o ıtırlı gülümsemeden, dudağının
kenarına saklı gamzeden eser yoktu. Pınar gözünü bile kırpmadan tetiği çekti. Ali,
dizlerini hedef alan iki kurşunla yere seriliverdi.
Pınar hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. İşine duygularını karıştırmayacak
kadar profesyonel olmasına rağmen bu sefer farklı hissediyordu, Ali ile arasında
açıklanamayacak bir bağ kurulmuştu. Üzgündü ama yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Pınar çıkınca odaya dışarıda bekleyen iki adam girdi. Adamlar, Ali’yi sırtlarına alarak
yangın merdivenlerine yöneldi. Ali, Pınar ile göz göze geldiğinde kanamanın etkisiyle
artık bulanıklaşmaya başlayan zihnine rağmen sordu: “Emri kim verdi?”
Pınar, başını sessizce eğdi.
Adamların sırtında uzaklaşan Ali sorusunu yineledi: “Emri… kim… ver…?”
Simsiyah bir örtü gibi her şeyin üstünü kapatmıştı gece. Ali’yi nehri gören
büyük parka götürüp melekli çeşmenin yanındaki sedir ağacının altına bıraktılar.
Uykuyla uyanıklık arasında bir yerlerde soğuk terler dökerek sayıklıyordu Ali.
Ağacın on adım önünde ateş yaktılar. Ateş sönünce, küllerinin olduğu yerden
yedi metre aşağıya kazdıkları çukura koydular onu bu kez. Sağ yanına bir çekiç, sol
yanına bir örs yerleştirdiler. Çukuru kapatmak için ellerine küreği aldıkları anda
karanlığın içinde bir adam peyda oldu.
“Durun,” diye bağırdı adam. Çukura yaklaştı. Ali, bir adama baktı, bir de
elindeki tablete. Acıya bulanmış hayal kırıklığıyla dolu bir sesle sordu: “Neden?”
“Tanrılar bir kurban istiyordu, seni seçtiler Ali.”
“Niii…çin?”
“Diğer evrene geçiş kapısını açmak için.”
“Böyle ol… böy…le ol…maz Hans.”
Hans, tableti Ali’nin kalbinin üzerine koydu. Ali son kez açtı gözlerini. İşte o an
bir mucize gerçekleşti. Gök gürledi, ikiye bölündü. Biraz önce Ali’nin olduğu çukurda
şimdi koskoca bir boşluk duruyordu.
Parkta oynayan çocuklar uzaklardan gelen nal seslerini duyunca şaşırıyor.
Sesin geldiği yeri bulmak için dört dönüyorlar. Bilmiyorlar ki Ali adlı bir yiğit şimdi
ölümsüzlerin evreninde at biniyor, kılıç kuşanıyor. Bilge Tanrıça, olanları yüzünde bir
gülümsemeyle gökyüzünden seyrediyor. Tablet mi? Tabletin akıbetini kimse
bilmiyor…



