Eski bir bakır madeninin yerin yüzlerce metre altındaki dehlizlerinde zaman, çürüyen ahşap kirişlerin ve damlayan suyun sesinden ibaretti. Yıllar önce bir göçükle mühürlenen bu karanlık labirent, şehrin unutulmuş katmanındaydı. Ancak madenin en dip noktasında, insan elinin hiç değmediği, tarihin en eski sırrı yatıyordu.
Efsaneye göre burada, Roma döneminden kalma antik bir imparatorluğun hazinesi saklıydı. Tonlarca altın ve mücevher, yer altındaki soğuk kaya odalarında asırlardır sahiplerini bekliyordu. Fakat asıl mesele hazineyi bulmak değil, onu koruyan şeyin elinden canlı çıkabilmekti.
Açgözlü bir grup hazine avcısı, aylarca süren kaçak kazı çalışmalarının ardından nihayet o gizli odaya ulaştıklarını sandılar. Duvarı dinamitle patlattıklarında ortaya çıkan devasa demir kapı, içerideki servetin ilk işaretiydi.
Ancak patlamanın yankısı sönerken, derinden gelen başka bir ses duyuldu: Kayaların arasından sızan, nefes alıp veren devasa bir hırıltı.
Ekibin lideri Tarık, elindeki güçlü feneri içeri doğrulttu. “Sakin olun,” diye fısıldadı, sesi titriyordu. “Eski tünelin rüzgarıdır.”
Ama yanılıyordu. Rüzgar gibi kokmuyordu; burası kükürt, kan ve bin yıllık küf kokuyordu.
Karanlığın içinden yavaşça uzanan devasa, pullu bir pençe, mermer sütunlardan birini sabun gibi ezdi. Yeraltının o kadim hakimi, gözleri karanlıkta parlayan, kör ama titreşimlerle avlanan dev bir yaratıktı. Yüzyıllardır bu hazinenin üzerinde uyuyan bu canavar, gelen gürültüyle uyanmıştı.
Avcılardan biri paniğe kapılıp tüfeğini ateşledi. Kurşun yaratığın zırhlı derisinden sekip kayalarda kıvılcım çıkardı. Bu ses, yaratık için bir davetti.
Canavar saniyeler içinde karanlıktan fırladı. Devasa gövdesiyle tüneli sallayarak ilk adamı yakaladı; ne bir çığlık ne de bir kurtuluş şansı vardı. Dehşet içinde kalan diğerleri kaçmaya çalıştı ama daracık tünellerde kaçacak yer yoktu.
Birkaç dakika içinde madenin o ihtişamlı hazine odası, çığlıkların ve kana bulanmış yankıların mezarına döndü.
Şafak vakti yer üstüne ulaşıldığında, maden ağzından sadece sessizlik yükseliyordu. İçeride tonlarca altın öylece duruyordu; ama o hazineye dokunmaya cesaret edebilecek yaşayan tek bir ruh bile kalmamıştı.

