Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Merhaba Yaşar Seyman. “Muhtarın Kızı” olmakla başlayan ve “Avrupa’nın En Başarılı Kadın Sendikacı” ödülüne ve nice nice ödüllere giden başarı dolu bir yolculuğun kadın yolcusu olarak bizlere önemli duraklarınızdan bahsedebilir misiniz?
Yaşar Seyman: Sevgili Çağdaş; soru öyle güzel sorulmuş ki, bir yaşamın toplamını yanıtlamak gibi… Yanıtlarken bir yaşamın birikimi gözlerimin önünden geçip gitti. Ankara’nın yoksul tepesi Altındağ’da muhtarın kızı olmak halkın dertlerini dinlemek, yazmak, o dertlere ortak olmaktır. Erzincan’ın Tercan ilçesinin bir dağ köyü olan Gökdere’de doğdum. Adı haritada kalan okulsuz köyden Ankara’ya göç eden ailenin okuyan ilk çocuğu olarak Anadolu’nun emek ve mücadele kültürüyle büyüdüm.
Türkiye İş Bankası’nda çalışma yaşamına adım attım.
Üç yıl sonra sendikal mücadeleye işyeri sendika temsilcisi seçilerek başladım. Emek mücadelesinde yazı ve konuşmalarımla çalışan kadınların da sesi oldum.
BASİSEN Ankara ve İç Anadolu Bölge Başkanı seçildim; erkek egemen sendikal alanda öncü kadınlardan biri haline gelme sorumluluğunu yüklendim.
Türk-İş Genel Kuruluna katılan tek kadın delege olarak bile anılarak; emek dünyasında kadın görünürlüğünü artırma mücadelesi verdim.
1998’de CHP Parti Meclisi üyeliğine seçildim, ardından 1999-2000 yılları arasında CHP’nin ilk kadın Genel Başkan Yardımcısı oldum.
Göçmen kalem olarak ilk kitabım “Hüznün Coşkusu Altındağ” çıkmadan önce Milliyet Gazetesinde 1986 yılında dizi olarak verildi. 1987 yılında Akademi kitabevi araştırma-inceleme ödülü alan eserim daha sonra Devlet Tiyatrolarında sahnelendi ve ödüller kazandı.
Yazılarımla ve kitaplarımla kadınların, emekçilerin ve Anadolu insanının hikâyelerini edebiyata taşıdım. Almanya’da sahnelenen “Kadının Türküsü” müzikalinin metin yazarlığını yaptım; eser Almanya’da Türkçe-Almanca sahnelendi ve uluslararası yankı uyandırdı.
1998’de “Cumhuriyet’in Aydınlanma 75 Kadını” arasında sendikal alanda ödül aldım. 2007’de Avrupa’nın “Başarılı Kadın Sendikacısı” ödülünü Atina’da aldım. PEN Yazarlar Derneği, Yazarlar Sendikası, Dil Derneği ve çeşitli demokratik kitle örgütlerinde aktif görevler üstlenerek kadın hakları, demokrasi ve kültür mücadelesini sürdürüyorum.
Bence ödüllerim: Yaşar Kemal’le İstanbul’da kol kola düşünce özgürlüğü için yürümektir. Aziz Nesin’le Aydınlar dilekçesi çalışmasına katılmak ve imza vermektir. Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, Muzaffer İzgü, Şemsi Denizer, Fatma Girik ile Maden İşçileri yürüyüşünde Zonguldak’ta işçilerle yürümek dayanışma göstermektir…
Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Daima kadını kendine dert edinmiş bir kadın olduğunuzu biliyorum. Hatta bir söyleşinizde “Kadınlara hep şunu söylüyorum: Düş kurun, düş kurmaktan korkmayın, kurduğunuz düşe siz sahip çıkın. İnatla sevdayla düşünüze tutunun, vazgeçmeyin. Göreceksiniz bir gün düşünüz yorulacak, siz başaracaksınız.” diyorsunuz. Bu sözü kendime manifesto edindim. Sizin yolculuğunuzu da yolum edindim. Çünkü ikimizin de sanırım derdi aynı: Kadının yeri, aydınlanması, özgürlüğü ve daha da önemlisi aynadaki kadını önce kendisinin kabullenmesi ve sevmesi. Peki, Yaşar Seyman’ın kendi yolculuğunda kadın olmak adına unutamayacağı zorlu bir anısı var mı?
Yaşar Seyman: Toplumsal mücadelede insanın belleğine kazınan çok anı oluyor… Benim unutamadığım çokça anılardan biri, sendikal mücadele yıllarında yaşadığım yalnızlıktı. Erkek egemen bir yapının içinde bir kadın olarak söz almak bile bazen başlı başına bir mücadele gerektiriyordu. Bir toplantıda saatlerce emekçilerin sorunlarını anlattım. Aynı cümleleri biraz sonra bir erkek yönetici söylediğinde ise herkes onu dikkatle dinledi ve alkışladı.
O gün şunu çok derinden duyumsadım: Kadınlar siyasette ve sendikal yaşamda yalnızca düşüncelerini değil, var olma haklarını da savunmak zorunda kalıyor.
Beni ayakta tutan şey, mücadele ettiğimiz insanların umuduydu. İşten çıkarılan bir işçinin teşekkür ederken gözlerinin dolması, bir kadının ‘yalnız olmadığımızı duyumsattınız’ demesi bütün yorgunlukları unutturuyordu. Çünkü toplumsal mücadele biraz da insanın kendi hayatını başkalarının hayatına omuz vermek için adamasıdır.
En unutulmaz anım: Doksanlı yıllar CHP İstanbul il başkanı Ercan Karakaş. Kadıköy’de bir spor salonunda; 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliğindeyiz. Üç konuşmacı kadın: Prof. Dr. Türkan Saylan, Prof. Dr. Aysel Çelikel ve genç bir sendikacı Yaşar Seyman. Salonun ortasında oturuyoruz. Bir baktım sağım profesör, solum profesör, salon tıklım tıklım, çok heyecanlıyım, bu sırada sunucu Cavit Savcı geldi. Sendikacı Başkanı ilk konuşmacı,” dedi.
Türkan Saylan‘a döndüm: “Hocam ilk konuşmacı siz olsaydınız, benim de heyecanım hafiflerdi,” der demez eliyle elime dokunarak, “Olur mu? Sen işçilerin oyuyla seçilmiş bir toplumsal lidersin şimdi fırtına gibi eser, dalgalandırdığın tarlaya biz de çıkar tohum ekeriz. Unutma heyecan güzeldir,” dedi. Türkan Saylan öyle bir moral verdi ki ayaklarım yerden kesildi. Gerçekten o gün o salondaki kadınlara konuşmamla fırtına gibi estim. Bunu konuşma bitimi salonu çınlatan alkışlarından anladım. Sonraki yıllar Türkan Saylan’la Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin düzenlediği Ankara yürüyüşünde kol kola yürümek, televizyonda ‘Siyaset Meydanı’ programlarına katılmak panellerde kitleye seslenmek yaşamımdaki ödüllerimdendir.
Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Hepimizin bildiği gibi öncelikle örgütlenme konusunda çok başarılara imza attınız. Yine bir söyleşinizde “Rahmetli annem ev kadınlığıyla övünürdü. ‘Evime bin kişi gelse onu ağırlarım, uğurlarım.’ derdi. Ben öyle bir şeyle övünemeyeceğim için, şöyle övünüyorum. Beni dağın başına bırakın, dağı taşı örgütlerim. Örgütlü olmak gelecektir. Bir kelebek kadar ömrüm olsa, bunu kesinlikle örgütlü yapılarda tüketirim.” diyorsunuz. Biz kadınlar için sizden almamız gereken en önemli ders de bu olmalı sanırım. Örgütlenme konusunda bir de bizde kısaca değinebilir misiniz?
Yaşar Seyman: “Ben hep şuna inandım: İnsan tek başına bir ses olabilir ama örgütlü olduğunda bir toplumun vicdanına dönüşür. Bu yüzden ‘Bir kelebek kadar ömrüm olsa örgütlü yapılarda tüketirim’ sözü benim yaşam anlayışımı anlatır. Çünkü örgütlenme yalnızca hak aramak değildir; dayanışmayı, birlikte üretmeyi ve birlikte umut etmeyi öğrenmektir. Türkiye’de demokrasi, emek ve kadın mücadelesi bize şunu gösterdi: Örgütsüz toplumlar daha kolay yalnızlaştırılır.
Oysa sendikalar, dernekler, kadın örgütleri, meslek odaları ve demokratik yapılar insanın birbirine tutunma alanıdır. Ben örgütlenmeyi biraz da insanın kendinden başka insanlar için sorumluluk hissetmesi olarak görüyorum. Çünkü birlikte yürüyenler, yalnızca kendi hayatlarını değil, toplumun geleceğini de değiştirir.”
Örgütlü olmak mutluluktur! Ülkemizde örgüt sözcüğü uzun yıllar yasaklı ve tabu sözcüktü. Oysa çağımız insanı, düşünen, konuşan, örgütlü bireydir. Bundandır üyesi olduğumuz siyasi partinin, sendikanın, sivil toplum örgütünün, mesleki örgütümüzün kısacası içinde yer aldığımız tüm örgütlerin adını sevdiklerimizin adını söyler gibi söylemeliyiz.
İnsan bir örgüte nasıl katılır? Niçin üye olma gereği duyar? İlk iş örgütün program ve tüzüğünü okumak, amaç ve ilkelerini benimsemek, çalışmaya karar vermektir. Bu kararın ilk adımı üyeliktir. Üyelik de kayıtlı değil aktif üyelik olmalıdır. Sonrası yönetim organlarına adım adım yürümektir. Bu yürüyüşte birey hem örgüte katkılarıyla güç katar hem de kendisini geliştirir.
Örgütün kurumsal kimliği ilkesi ve amacıdır. Bulunduğu ülke içinde kendini konumlandırması, sorunları aşmada kullandığı dil ve iletişimdir. Bir bütünün kurumsal kimlik olarak oturmasıdır. Kurumsal kimlik oluşunca artık kendi dışındaki tüm örgütlü yapılar ile de kurumsal bir ilişki başlar.
Toplumsal mücadelenin okulu örgüttür. Örgüt içinde insanlar hem örgütsel kimlik kazanır hem de deneyim sahibi olur. Kendisinde var olan deneyim ve birikimleri ortak akıl ve iş bölümü içinde örgüte aktarır. Örgüt üyesi olduğunuz andan itibaren ‘Ben ‘değil ‘Biz’ olarak çalışma başlar. Ortak akıl ve ekip anlayışı temel taştır. Örgüt içi çok seslilikle alınan kararlar örgüt dışı tek seslilikle savunulur. Bu da örgüt adına söylem birliği sağlar.
Örgütlerde disiplin önemlidir. Üye ödentilerinin sağlıklı ödenmesi gerekir. Seçimler sonrası yeni seçilen yönetimle birlikte çalışmalar sürdürülmeli. Aday olmak farklı düşünceler adına demokrasinin çok sesliliğini yaşamak doğaldır ama seçim sonrası yeni seçilen yönetimin çalışmalarına katkıda bulunmak örgütün sesi olmak çağdaş örgütsel tavırdır. Çünkü örgütlülük evrensel bir uğraştır.
Yöneticiler sürekli eğitimle kendilerini geliştirmelidir. Donanımlı, birikimli olmaya özen göstermelidir. Okumalı, araştırmalı, sormalı, öğrenmelidir. Yapacağı işleri projelendirmelidir. Projesiz çalışmalar yarım çalışmalardır ve sonuç almaktan uzaktır. Her projenin bir sahibi olmalıdır. Sahipsiz projelerin başarı şansı yoktur. Kadın yöneticiler, örgütleri ikinci evi olarak görmeli. Hiç kimse anasından örgütçü, siyasetçi, sanatçı, yönetici doğmuyor. Her şey küçük bir adımla başlıyor.
Örgüt içindeki örgütsel bir dil, örgütsel bir tavır, örgütsel bir yaklaşım ve kimlik içinde olmayı bilmeli. Acıda ve başarıda arkadaşlarının yanında olmalıdır. Güven vermelidir. Çağımızın sihirli sözcüğü ‘Dayanışmayı’ hiç unutmamalıdır…
Her insan bir dünyadır. Gelişen dünyayı çok iyi izlemelidir. Kadınlar örgüt içi çalışmalarda istekli olmalı. Çağrı beklememeli. Kırılganlık göstermeyip, kararlı, inançlı, inatlı olmalıdır. İnandığı yoldan yürürken; kıran döken değil, toparlayan, barıştıran ve üreten olmalı. Bilginin, sevginin, saygının açamayacağı kapı yoktur.
Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Yaşar Seyman’ın siyasetçi yanına da değinecek olursak, Altan Öymen’in genel başkan olduğu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk kadın genel başkan yardımcısı unvanını aldınız. Siyasette kadın olmak üzerine neler söylemek istersiniz?
Yaşar Seyman: “Türkiye’de siyasette kadın olmak, yalnızca bir siyasi mücadele değil; aynı zamanda görünür olma, varlığını kabul ettirme ve direnme mücadelesidir. Kadınlar çoğu zaman siyasette düşünceleriyle değil, önce varlıklarıyla sınanıyor. Oysa kadınlar siyasete yalnızca temsil değil; vicdan, toplumsal duyarlılık, emek ve barış dili de taşıyor.
Siyasetin erkek egemen dilini yakından yaşayan kuşaklardan biriyim. Buna karşın kadınlar yılmadan mücadele etti; belediyelerde, sendikalarda, partilerde, sokakta ve hayatın her alanında sözünü büyüttü. Türkiye’de kadınların siyasetteki yürüyüşü kolay olmadı. Her kuşak bir sonrakine cesaret bıraktı. Bugün hâlâ eşit temsil sorununun tam anlamıyla çözebilmiş değiliz. Ancak kadınların olduğu yerde demokrasi güçleniyor, toplumsal barış derinleşiyor ve yaşamın gerçek sorunları daha görünür hale geliyor.
Ben kadınların siyasette daha çok yer almasını yalnızca kadınlar için değil, ülkenin geleceği için de yaşamsal görüyorum. Temsilde eşitlik yoksa demokrasi eksik ve sorunludur. ‘’Zorlu mücadeleler güzeldir, başarmanın hazzı yaşanmalıdır.’’ Siyasette kolay gelenler iz bırakmadan kolay gidiyor. Mücadele edenler ise düşse de kalkıp yürüyüşünü sürdürüyor. Kır çiçekleri gibi yara bere içinde kalsanız da dikenli tellerden fışkırarak açıyorsunuz. Siyaset uçuruma getirip çakılmanızı isteyince varsa bir uğraşınız kanatlanıp uçuyorsunuz. Kanatlarım kalemimdir!
Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Ve ve ve bir edebiyat dergisi olarak sizin yazma yolculuğunuz bizim için en önemli konu. Eserleriniz hakkında okurumuzu bilgilendirir misiniz lütfen?
Yaşar Seyman: “Yazmak benim için yalnızca edebi bir uğraş değil; yaşamla kurduğum derin bağın, tanıklıklarımın ve mücadelelerimin dili oldu. Sendikal mücadeleden siyasete, Anadolu kadınlarının hikâyelerinden emekçilerin yaşamlarına kadar birçok birikim kalemime yansıdı.
Eserlerimde özellikle kadınların görünmeyen emeğini, Anadolu insanının direncini, toplumsal kültürel belleği ve Cumhuriyet değerlerini anlatmaya çalıştım. ‘Hüznün Coşkusu Altındağ’ başta olmak üzere kitaplarımda yaşamın içinden gelen gerçek hikâyeleri edebiyatla buluşturdum. Bazı eserlerim tiyatroya ve sahneye taşındı; bu da sözcüklerimin toplumla yeniden buluşmasını sağladı. Edebiyatı, insanı insana anlatmanın en güçlü yollarından biri olarak görüyorum. Yazdığım her satırda biraz Anadolu’nun sesi, biraz kadınların direnci, biraz da umuda inanan insanların mücadelesi ve izleri vardır.”
Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Yaşar Seyman gerçekten her alanda, her insana çok iyi bir rehber. Hani on parmağında on marifet sözünün kifayetsiz kaldığı bir yerdeyiz. Ve bir kadın olarak sizinle gurur duyuyorum. Son olarak kadın ya da erkek gözetmeksizin sizin o anaç yüreğiniz topluma buradan kardeşlik, barış adına ne söylemek ister?
Yaşar Seyman: Biz bu ülkenin çocuklarıyız. Aynı rüzgâr saçlarımızı dağıttı, aynı yağmur omuzlarımıza düştü. Acılarımızın dili farklı olabilir ama gözyaşının rengi aynıdır. Bir annenin evlat acısı, hangi kimlikten olursa olsun, göğsünde aynı yangını taşır. Bu yüzden kardeşlik, yalnızca birbirimize benzemek değildir; birbirimizin yarasını kendi yaramız bilme cesaretidir. Barış kolay zamanların işi değildir.
Asıl marifet, öfkenin en koyu olduğu yerde merhameti ayakta tutabilmektir. Yaşamımda üç ‘K’ yani Kibir, Kin, Kıskançlık hiç olmadı. Çünkü kin, kibir, kıskançlık insanı küçültür; sevgi ise insanı çoğaltır. Bizler yıllarca ayrılıkların dilini duyduk. Oysa bir halkı ayakta tutan şey, birbiri ile kurduğu kültürel ve dayanışma köprülerdir. Bu köprüler yıkılırsa herkes yalnızlaşır.
Kardeşlik dediğimiz duygu, aynı türküyü söylemek değil; birbirinin türküsünü dinlemeyi öğrenmektir. Birbirimizin hikâyesine kulak verdiğimiz gün, bu ülkenin sokakları daha huzurlu olacak. Çocuklar korkusuz büyüyecek, anneler gece kapı seslerinden ürkmeyecek. İnsan, ancak ötekinin acısını duyabildiğinde gerçek anlamda insan olur.
Barış dille örülür. Barış biraz da bellektir. Geçmişi inkâr etmeden ama geçmişin yükünü geleceğin omuzlarına zincir yapmadan yürüyebilmektir. Çünkü intikamla kurulan hiçbir gelecek uzun ömürlü olmaz. Umut, ancak birbirimize yeniden inanırsak yeşerir.
Ben inanıyorum; bu toprakların mayasında kardeşlik vardır. Bir lokmayı bölüşen, cenazede omuz omuza duran, düğünde aynı halaya katılan insanların vicdanı hâlâ yaşıyor. Bize düşen şey, ayrılığı büyüten sesleri değil; insanı insana yaklaştıran sesi çoğaltmaktır.
Bir ülke en çok şairleri sustuğunda yoksullaşır, çocukları korktuğunda yaşlanır. O yüzden barış; ekmek kadar, su kadar, nefes kadar gereklidir. Ve kardeşlik, insanın insana verdiği en büyük emanettir. Günün sonunda geriye ne makam kalır ne öfke. İnsan, yalnızca kalbinde taşıdığı iyilik kadar anımsanır.
Eğer birbirimizin elini tutmayı başarabilirsek, bu ülkenin yarınları bugünden daha aydınlık olacaktır.”
Çağdaş Cengiz KADIKIRAN: Kocaman yüreğinizi saygı ve sevgi ile öpüyorum efendim. İyi ki varsınız ve iyi ki sizi tanıma fırsatı buldum.


