Her şeyden önce toz mu vardı? Yerde ve üstte? İçimizde ve dışımızda; göz gözü
görebildiğince… Kaç toz kabristanı sığmıştı bu köyün altına?
Ali, evin genişçe sundurmasında yere oturmuş, demir parmaklıkların arasından hızlı ve
gürültülü geçen kamyonları izlerken aklından bunlar geçiyordu. Kamyonlar ardı sıra geçiyor,
tozları kaldırırken kendine ait, sise benzer bir ekosistem oluşturuyorlardı. İncir, dut ve
envaiçeşit meyve ağacı bundan nasibini almış, toz tabakası altındaki yapraklarıyla ince ince
sızan gün ışığına hasretle bakıyorlardı.
İşte böyle bir köydü burası. Tam ortasından, dümdüz ovanın içinden bir yol ayırırdı köyü.
Yoldan geçenler dönüp bakmazdı pek, baksalar bile hayal edemezlerdi bu renksiz köy
evlerinin içini ve içindekileri. “İki büyük şehri bağlıyor bu yol,” demişti dedesi. Ali ikisini de
hiç görmemişti. “Bizim köyden kaç tane olması gerek bir şehir olması için?” diye sormuştu
bir keresinde ama kimse ciddiye alıp cevap vermemişti.
Ali sundurmanın merdiveninden avluya indi. Avlu, grinin en sıradan tonuyla baştan aşağı
kaplanmıştı. Tam ortasında bir dut ağacı iskeleti vardı. Geçen yıl dedesi gövdesinin
ortasından kesmişti.
“Erkek bu ağaç, meyve vermiyor. Bir de üstüne böcek topluyor. Uğursuz gavur.”
demişti dedesi. Meyve veren ağaç taşlanır diye okul kitabında deyim öğrenmişlerdi ama
vermeyen kesilir diye bir deyim hiç görmemişti Ali. Avluyu beton bir briket duvar
çevreliyordu. Traktörün girip çıkmasına yarayan geniş kapısı, onun dışında duvar kenarlarına
gökten düşmüşçesine tünemiş bitkiler vardı. Onlar da tozdan nasibini almışlardı. Her
yağmurda yıkanıp ertesi gün grileştiler. Tıpkı köy gibi. Ali yağmur ertesi sabahları çok
severdi. Sanki her şey kısa bir süre de olsa başka bir şeye benzerdi. Sonra kamyonlar geçmeye
başlar, köy eski rengine dönerdi.
“Dede, sen hiç rahatsız olmuyor musun bu kamyonlardan?” diye sordu Ali.
“Olsam ne olacak? Yol daima vardı ve olacak. Yol varsa kamyon da vardır.”
“Okulda toz sağlığa zararlı deniyor ama, hem nefes al—”
“Zaten ne zırva varsa orada öğreniyorsun. Oyalanmayı kes, bugün kurban keseceğiz.”
“Neden öldürüyoruz ki hayvancığı?”
Dedesi bir küfrü tükürükle beraber dışarı atıp evin altındaki tek göz ağıla girdi. Bundan
istifade Ali kendini dışarı attı ve yürümeye başladı. Yürüdükçe fikirler zihnine hücum
ediyordu.
Bu köyün, bu tozun ötesinde ne vardı? Her yer böyle miydi? Yoksa televizyondaki gibi
nehirlerin ve sokakların temiz olduğu yerler gerçek miydi? Dedesi de oraları televizyondan
görüyordu ama asla Ali gibi sormuyordu. Bu köyün ötesini hiç mi düşlemedi diye merak
ediyordu ama sormaya korkuyordu. “Burada büyüyüp burada yaşayacaksın,” diyordu dedesi
ona. Ama Ali bunların ötesini istiyordu; bu ovanın ve sonsuz tarlaların ötesini görmek
istiyordu.
Yürüdükçe ve yoldan uzaklaştıkça mısır ve patates tarlalarının, narenciye bahçelerinin
arasında kaldı. Bir keresinde o kadar dalgındı ki saatlerce yürümüş, yine de bu tarlalar ve
bahçeler dışında bir şey görememişti. Yolun iki yanına uzanan tarlalara baktıkça, dünyanın da
böyle uzayıp gittiğini düşünürdü. Okulda dünyanın şeklini geoit olarak öğretmişlerdi ama
Ali’ye göre dünya düz, kurak mısır tarlaları ve bodur narenciyeden ibaretti. Bunları
hatırladıkça korktu, korktukça yürüdü. Bir şeyin içine sıkışmak ve tekdüzelik ruhunu
daraltıyordu. Tozdan ibaret olmayan bir dünyanın ihtimaline inanmak istiyordu tüm kalbiyle.
Ya da bu uğurda yol almak. Adımları onu ezberlediği evin yoluna getirdi. Kapıyı açmasıyla
dedesini bir koyunu keserken buldu.
Bir an dünya dondu. Koyunun gözleriyle buluştu gözleri. Başı döndü, koyun yoktu kendisiydi
tozlu zeminde uzanan.
“Dede, ben senin gibi olamam. Tozlanmak istemiyorum.”



