İzmir’in hafif serin, imbat kokan bir ekim akşamıydı. Şehir, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu tüm sokaklarında, balkonlardan sarkan al bayrakların kırmızısıyla hissediyordu. Uzaktan gelen mehter marşlarının ve çocuk gülüşlerinin sesine, Alsancak’taki eski bir apartmanın ikinci katından süzülen radyo melodileri karışıyordu.
Seksen beş yaşındaki Sabri Bey, bu özel günü her yıl olduğu gibi yine pencere kenarındaki eski kulaklıklı koltuğunda karşılıyordu. Zaman zaman bastonuyla yürümekte zorlansa da, zihni ve hafızası hâlâ ilk günkü kadar berraktı. Gözlerinin önünden, çocukluğunun siyah-beyaz fotoğrafları gibi geçen anılar akıyordu. 1923’ün üzerinden geçen onlarca yılı, bu ülkenin geçirdiği büyük dönüşümleri, kurulan fabrikaları, tarlalardaki traktör seslerini ve en çok da halkın gözündeki o parlak bağımsızlık ışığını hatırladı.
O sırada odanın kapısı hafifçe aralandı. İçeriye, yirmi yaşındaki torunu Deniz girdi. Elinde, üzerinde Türk bayrağı motifleri olan kırmızı-beyaz bir atkı ve masasının üzerinde hazırladığı cumhuriyet dönemi konulu araştırma ödevi vardı. Deniz, modern dünyanın hızına yetişmeye çalışan, hayalleri büyük, meraklı bir üniversite öğrencisiydi. Ancak bugün, okulda katıldığı törenin ve caddelerdeki coşku kalabalığının etkisiyle bambaşka bir duygu durumundaydı.
Deniz, dedesinin karşısındaki ahşap sandalyeye sessizce oturdu. Sabri Bey, torununun yüzündeki o düşünceli ifadeyi hemen fark etti.
– “Gözlerin parlıyor, Deniz,” dedi yaşlı adam, tatlı ve huzurlu bir ses tonuyla. “Bugün sokaklar mı etkiledi seni, yoksa içindeki o genç yürek mi kımıldandı?”
Deniz başını salladı, gülümsedi ve elindeki defteri hafifçe masaya bıraktı.
– “Birlikte katıldığımız tören çok güzeldi dede,” dedi. “Ama kalabalığa bakarken şunu düşündüm: Bu cumhuriyet bize sadece bir yönetim biçimi değil, sanki görünmez bir bağla birbirimize tutunduğumuz devasa bir miras bırakmış. Sen bu mirasın ilk yıllarına yetişemedin belki ama senin baban, yani benim dedemlerin babası o dönemi görmüş. Bana hep anlatırdın ya… Nasıl başardılar dede? O yokluktan, o yorgunluktan bu ülkeyi nasıl ayağa kaldırdılar?”
Sabri Bey derin bir nefes aldı. Gözleri pencereye yöneldi; sokaktan elinde bayrakla koşan küçük bir çocuğun neşeli sesi dışarıdan yankılanıyordu. Bastonuna hafifçe yaslanarak dikleşti.
– “Nasıl başardılar biliyor musun oğlum?” dedi, sesi geçmişin hatırasıyla titreyerek. “İnanarak başardılar, umutla başardılar. Ben çocukken her yer taşra, her yer yoksulluktu. Lamba gazı bulan kendini şanslı sayardı. Ama köy okulunda öğretmenimizin tahtaya yazdığı o büyük harfler vardı ya… ‘Egemenlik verilmez, alınır’ derdi. Herkes ama herkes bu ülkenin birer sahibi olduğunu o sınıflarda, o meydanlarda öğrendi. Kadını, erkeği, genci, yaşlısı… Herkes kendi kaderini kendi elleriyle yazabileceğini ilk defa hissetti. Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesi olmaktı çünkü.”
Deniz, dedesinin anlattıklarını dinlerken odanın içindeki havanın değiştiğini hissetti. Sanki geçmişin o zor ama gururlu yılları odanın içine dolmuştu. Kendi kuşağının bazen hayatın koşturmacası içinde unuttuğu o derin kökleri, dedesinin bakışlarında yeniden buluyordu.
– “Bugün metroda, sokakta insanlara baktım,” dedi Deniz, düşüncelerini toparlayarak. “Kimi telaşlı, kimi yorgun… Ama hepsi o kırmızı bayrağın altında birleşti. Ben bazen bizim kuşak her şeyi çok hızlı tüketiyor, değerini yeterince bilmiyoruz diye korkuyorum dede.”
Sabri Bey ellerini uzattı, torununun genç ve güçlü ellerini kendi buruşmuş avuçlarının içine aldı.
– “Korkma, Deniz,” dedi güven veren bir sesle. “Cumhuriyet sadece geçmişte kalan bir zafer değil, her gün yeniden kurulan bir vicdandır. Sizler bizden çok daha şanslısınız; dünyayı görüyorsunuz, okuyorsunuz, sorguluyorsunuz. Biz sadece temelleri attık, çimentosunu kartlıklarımızla yoğurduk. Ama bu binayı yaşatacak, parlatacak, daha da yükseltecek olan sizlersiniz. O bayrak sadece bir kumaş parçası değil; sizin özgürce kurduğunuz hayallerin, seçtiğiniz yolların ta kendisidir.”
Dışarıda akşamın karanlığı yavaş yavaş inerken, apartmanların pencerelerindeki ışıklar birer birer yanmaya başladı. Uzaktan havai fişeklerin gökyüzünü renklendiren patlama sesleri duyuldu. Kırmızı ve beyaz ışıklar, Sabri Bey ile Deniz’in oturduğu odanın perdesine vurdu.
Deniz ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü ve balkonun kapısını araladı. İçeriye serin, taze bir sonbahar rüzgârı ve sokaktaki insanların coşkulu uğultusu doldu. Geriye dönüp dedesine baktığında, ikisinin de yüzünde aynı inanç dolu tebessüm vardı.
Bugün 29 Ekim’di. Geçmişin kahramanlıkları, bugünün gençlerinin ellerinde geleceğe yürüyordu ve bu ışık, hiçbir zaman sönmeyecekti.

