“O, kötü bir bahisti. Zaten ben de iddialarla arası iyi olan birisi değildim.”
Başlangıçta her şey olması gerektiği gibiydi dersem, onun hakkında düşebileceğim en büyük yanılgıya düşmüş olurum.
Belki de ilk etapta yanılgıya düşseydim de bu kadar tanımasaydım kendisini.
Duruma ne tarafından bakılırsa bakılsın sonuç hep bir ‘ya da…’ , bir ‘ama…’ ile bitiyordu.
“Böyle kalması en iyisi ama son bir kez…”
“Bu şekilde çözebiliriz ya da sakin bir kafayla çözmeyi deneriz.”
Her şey çok güzel gidecekmiş gibi görünüyor. Toksikleşme yolunda çok güzel gidecekmiş gibi.
Zaten aşk dediğin… Toksikliğin dibine vurmak değil midir?
Her bir “son” bizi bir şekilde bulduğunda hissedersiniz aslında: “bu son olmayacak, ağızdan o şekilde çıksa bile…”
Kalp ve mantık bir araya gelip işlediğinde doğuyordu işte toksiklik denen kavram ve beraberindeki getirileri. “Tesadüf” adı altında nitelendirilen fakat aslında önüne geçemediğimiz, önceden yazılmış ve çizilmiş olan bütün şeyler tutuyordu bir arada işte bizi.
Ya da… bizi bir arada tutan şey farklı açılardan baktığımız ümitlerimiz miydi…?
Kendimle en çok bağdaştırdığım mevsim sonbahardı ve onu da eylül ayında tanımıştım.
Kendimle bağdaştırdığım o mevsimde, çiseleyen bir yağmur gününde yıllardır kullandığım parfümü sıkarak büyük bir heyecanla onun yanına gitmek; onu dinlerken heyecandan sözleri bir araya getirememek, onun da duygularını dinlerken heyecandan elini kolunu nereye koyacağını bilemeyişini izlemek…
Havaların soğumaya başlamasıyla bir fıs da olsa sıktığım, yıllardır kullandığım o parfüm hala beni tek bir ana götürürdü işte. Üzerinden kaç sene geçerse geçsin muhtemelen götürmeye de devam edecekti.
Aramızda geçen her bir an bir şeylerin başlangıcı olma potansiyeli taşıyorken her konuşmamız sona doğru iteklemişti bizi. Dile getirilememişler, zihinlerde dönüp duran bütün düşünceler sessizliğini sürdürdüğünden sonun bizi kendisine doğru çekmesi normaldi.
Her şeye rağmen… Güzeldi yaşamak onu.
Heyecanını hissetmek, hele ki daha önce hiç beni görmemişçesine heyecanlanmasına sebebiyet vermek başkasının yapamayacağı türden bir şeydi.
Anlatmak istediklerini sözlerle ifade edemezdi belki fakat dokunuşları… her defasında ele verirdi kendisini.
Dokunuştan öte bakışları… anlatırdı içinden geçenleri.
Nezaketine hayran kalmakla yetinemeyip ilk aşkımı yaşadığım o adam gün geldi ve celladım oluverdi.
O güzelim, saf duygularımı… Manidar bir günde kuruttu.
“İlerisi olmayacak zaten.” diyerek aldığı önlem… Onun en büyük sorunu oldu.
Şartladığı duygularının altında… Gün geldi ve mahvoldu.
İzledim ben de gün geçtikçe çökmesini, bana olan duygusunun altında ezilmesini. Onun için döktüğüm her bir gözyaşının karşılığını bulmasını izledim.
İzlerken sevinmedim, haşa, neyime.
Ama yaptıklarının bir bedeli olacağından… Hep emindim.
Biz kötü bir bahistik.
Ateşle barutun aynı kupona yazıldığı bir iddianın kazanılması nasıl beklenirdi?


