Sonbaharın altın sarısı ve bakır kızılı tonlarına bürünen Rodop Dağları’nın etekleri, sabahın erken saatlerinde yoğun bir sis perdesiyle örtülmüştü. Balkan coğrafyasının o kendine has, zamanı durduran dinginliği, dar ve kıvrımlı dağ yollarından süzülen hafif bir rüzgârla harmanlanıyordu. Kırcaali civarındaki eski bir Bulgaristan köyü olan Yeşildere’ye giden çakıllı yol, çam iğnelerinin ve nemli toprağın keskin kokusuyla doluydu. Yolun iki yanında yükselen dik yamaçlar, yıllara meydan okuyan ahşap çatılı, taş duvarlı evleri saklıyordu.
Eren, eski model arabasının direksiyonunda, haritada güçlükle seçilen bu sapa köye doğru ilerlerken hayatın temposundan ne kadar uzaklaştığını hissediyordu. Amacı sadece şehir gürültüsünden kaçmak, Balkanlar’ın o huzurlu köy atmosferinde birkaç gün geçirmekti. Arabayı köy meydanındaki ulu çınarın altına park ettiğinde, motorun susmasıyla birlikte ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Taş döşeli dar sokaklarda uzaktan gelen horoz sesleri, tahta çitlerin arkasından yükselen odun dumanı ve koyun çanlarının şıngırtısı duyuluyordu.
Ahşap ve taşın zarif bir işçilikle harmanlandığı iki katlı bir köy evinin önüne geldi. Evin bahçe kapısı; kırmızı sardunyalar, salkım salkım mor üzümlerin sarktığı asmalar ve kurumaya bırakılmış mısır koçanlarıyla süslüydü. Kapının ahşap mandalına dokunduğunda gıcırtıyla açılan kanat, onu sürprizlerle dolu bir misafirliğin eşiğine getirdi.
Bahçedeki taş fırının başında, elindeki tahta kürekle ekmek pişiren yaşlı bir kadın duruyordu. Başında yöresel motiflerle işlenmiş beyaz bir tülbent, üzerinde ise el dokuması yün bir hırka vardı. Fırından yükselen taze ekmek ve yanık odun kokusu etrafa yayılıyordu. Eren’in adım seslerini duyan kadın yavaşça arkasına döndü. Yüzündeki derin çizgiler, yılları ve çekilen emekleri anlatır gibiydi ama gözlerinde tarif edilemez bir sıcaklık parlıyordu.
“İyi günler,” dedi Eren çekingen bir sesle.
Yaşlı kadın bir an duraksadı. Yüzündeki şaşkınlık yerini tatlı bir tebessüme bıraktı ve Türkçe, pürüzsüz bir Balkan şivesiyle karşılık verdi: “Hoş geldin be evladım! Ne durursun orada, geç içeri!”
Bu tebessüm ve samimiyet, Eren’in tüm yabancılık hissini bir anda silip attı. Adının Fatma Nine olduğunu öğrendiği bu tonton köy kadını, Eren’i sanki yıllardır yolunu gözlediği öz torunuymuş gibi karşıladı. Bahçedeki ahşap masaya oturttuğu konuğunun önüne hemen üzeri dumanı tüten taze pişmiş bir banitsa kendi elleriyle bastığı süzme yoğurt, ev yapımı erik reçeli ve fırından yeni çıkmış sıcacık bir dilim ekmek koydu.
Ancak asıl sürpriz birkaç dakika sonra yaşandı. Avlu kapısından elinde bir sepet taze toplanmış cevizle giren yaşlı bir adam göründü. Fatma Nine’nin eşi İbrahim Dede idi bu. İbrahim Dede, Eren’e bakıp kim olduğunu sorunca, Eren ailesinin köklerinin yıllar önce nereden göç ettiğini anlattı. İbrahim Dede’nin gözleri birden büyüdü. Elindeki sepeti yere bırakıp Eren’in yanına adımladı. Meğer Eren’in dedesi ile İbrahim Dede, 1950’li yıllarda tam da bu bahçede birlikte çocukluklarını geçirmiş, aynı çeşmeden su içmiş iki kadim dosttu. Yıllar önce yaşanan büyük göç dalgasıyla yolları ayrılmış, izleri kaybolmuştu.
“Sen… Bizim Mustafa’nın torunusun demek!” dedi İbrahim Dede, sesi heyecandan titreyerek. İki yaşlı insan ve genç bir seyyah, geçmişin ve kaderin bu beklenmedik kesişimi karşısında gözyaşlarını tutamadı.
Öğleden sonra köy hayatının o sade ama büyüleyici ritmi başladı. İbrahim Dede, Eren’i yanına alarak köyü gezdirdi. Taş duvarlarından sarmaşıklar sarkan eski evler, ahşap köprülerin altından çağıldayarak akan billur gibi dere suyunun sesiyle canlanıyordu. Köyün ortak çeşmesinde toplanan köylülerle selamlaşıldı; herkes Eren’e sanki kendi ailesinden biriymiş gibi güler yüzle meyve ve ceviz ikram etti. Balkan insanının o samimi, hesapsız misafirperverliği köyün her köşesinde hissediliyordu.
Akşamüstü güneş, Rodop Dağları’nın arkasına doğru süzülürken gökyüzünü turuncu ve morun en derin tonlarına boyadı. Serinleyen havayla birlikte evin geniş tahta balkona geçildi. Fatma Nine, kuzinenin üzerinde demlenen koyu bir çay ve toprak kapta pişmiş fasulye yemeği getirdi. Kuzineden yayılan çıtırtılar ve kestane kokusu, odayı benzersiz bir huzurla dolduruyordu.
Gecenin karanlığı çöktüğünde, şehirde asla görülemeyecek kadar parlak bir yıldız kümesi gökyüzünü kapladı. İbrahim Dede, eski ahşap gıcırtıları arasında geçmişten, eski komşuluklardan, unutulmayan dostluklardan ve bu dağların dilinden bahsetti. Anlatılan her hikaye, duvarlardaki eski fotoğraflarla ve odadaki ahşap kokusuyla birleşip zamanı geriye sarıyordu.
Eren, üst kattaki cumba altı odasında, el dokuması kalın yün yorganın altına girdiğinde pencereden dışarı baktı. Dışarıda sadece rüzgârın yapraklarla fısıldaşması ve uzaklardan gelen dere sesi vardı. Tesadüfen geldiği bu küçük Bulgaristan köyü, ona sadece doğanın güzelliğini değil; unutulmuş dostlukları, köklerin gücünü ve gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu hatırlatmıştı. Yüreğinde tarif edilemez bir sıcaklıkla gözlerini kapattı.

