Gözlerimi açtığımda bir giysi yığınının içinde uyandım. Kolumu kaldıracak gücü kendimde bulamayınca tavanı seyretmeye başladım. Boya lekeleri ve avize tanıdıktı. Burası benim evimdi şüphesiz ama ben bu kadar ağırlık içinde ne yapıyordum böyle? Şakaklarım zonkluyordu, nefesim daralmıştı. Günlerden neydi bilmiyordum. Gün ışığını kesen perdelerin ardında bir belli belirsiz aydınlık hissediyordum. Belki akşam olmak üzereydi, belki de sabah. Kalkmalıydım, ne olursa olsun kalkmalıydım.
Şakaklarımı ovdum, sonra da yataktaki her şeyi tekmeleyip yere indirdim. Buruşuk çarşafın üzerinde şimdi sadece ben vardım. Rahatlamıştım. El yordamıyla baş ucumda duran komidinin üzerini yokladım. Bir sürahi vardı. İçinde ne kadar su varsa yüzüme çarptım. Şakaklarımdaki zonklama ve ağırlık hafiflemişti.
Uzun süre uyuyor olmalıydım. Bu kadar ağırlık normal değildi. Günde en fazla yedi saat uyuyan biri için kesinlikle normal değildi.
Kim olduğumu unutmamıştım elbet ama bana ne olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. Tüm vücudumun odunla dövülmüşçesine ağrıyor olması… Belki de içimden, içimde bir yerlerden hastalanmıştım. Anlayamıyordum…
Tüm gücümle doğruldum. Başım dönüyordu. Saatlerce, belki de günlerce yatıyor olmam sonucunda odadaki her şey beynimin içinde dönüyordu. Hortumun etkisi geçer gibi olunca komidinde duran kreme uzandım. Lisedeyken biyoloji hocamızın söylediği bir şey aklıma gelmişti. Parmak uçlarındaki sinirlerin doğrudan beyinle bağlantılı olduğunu ve ellerimize masaj yaparsak stres seviyemizin azalacağını söylemişti. Kutunun içinden bir parça krem alıp kuruyan ellerime masaj yaptım. Okaliptüs kokusu o kadar iyi gelmişti ki… Gözlerimi kapatıp hocama teşekkür ettim.
Çok susamıştım ve de acıkmış. Midem benden ümidini kesmiş olmalı ki guruldamıyordu hiç. Ama ben karnımın aç olduğunu fazlasıyla hissediyordum. Canım bir şey istemese de birkaç lokma almalıydım. Bir şeyler yapmalıydım, bu odadan çıkmalıydım.
Ayaklarımı yere indirdiğimde içimi bir sevinç kaplamıştı. Sanki yıllardır yürüyemiyormuşum da bugün, bu an bir mucize olmuş gibiydi. Yerdeki giysi yığınlarının arasında bir şey görünüyordu. Eğilip aldığımda bunun günlüğüm olduğunu gördüm. Acaba en son ne yazmıştım. Bakmaya cesaret edemiyordum, başım hafif hafif dönmeye devam ediyordu. Duvarlara tutunarak koridorda ilerliyordum. Işığı açmak aklıma gelmemişti nedense. Oturma odama geldiğimde düğmeye bastım ve gördüğüm manzara karşısında kalbim sıkışmıştı. Uzun orta sehpasının üstünde dolup taşmış bir küllük, her yerde bardaklar, kirli tabaklar, yiyecek paketleri… Koltukta sayfaları buruşmuş bir sürü dergi, yere düşmüş bir battaniye… Üstelik perde kornişten çıkmış, yarısı yerde. Ne olmuştu buraya böyle? Daha doğrusu bana ne olmuştu? İşten mi atılmıştım, sevgilim mi terk etmişti? Dışlanıp yalnız mı bırakılmıştım ya da ev sahibim bir aya kadar evi boşaltmamı mı istemişti? Ne olmuş olabilirdi? Bunlar halledilebilir şeylerdi. Ne olduğunu hatırlayamıyordum bir türlü. Düşündükçe kalbimi bir mengenede sıkışmış hissediyordum.
Her şeyi düzeltecektim; çöpleri toplayacak, evi eski haline getirecektim ama önce kendimi toplamalıydım. Beynimde her şeyi yerli yerine koymalıydım ki kalbim kendi ritmini bulsun.
Mutfağa gittiğimde de odadaki benzer manzarayla karşılaşmıştım. Önce iki bardak su içtim kana kana. Elime büyük bir poşet alıp tüm çöpleri toplamaya başladım. Şimdilik sadece bunu yapacaktım. İnce temizlik işi daha sonraydı. Buzdolabında bulduğum peynir kabından bir parça peynir alıp ağzıma attım. Vişne suyu da vardı, kutuyu kafama dikip onu da bitirmiştim saniyeler içinde. Kirli tabakları lavabo içine ıslatıp kendime hemen kahve için su koymuştum. Hatta sabredemeyip kavanozdan bir kaşık kahve alıp atmıştım ağzıma. Özlemişim bu tadı, kim bilir ne kadar uzak kaldım.
Kahveyi demleyip banyoya gittiğimde aynadaki beni görüp gözlerime inanamamıştım. Göz altı morluklarını, şiş bir yüzü bekliyordum elbette ama yüzümün birçok yerinde morluklar vardı. Hemen üstümü çıkarıp vücuduma bakmıştım. Sağ omzumun etrafındaki morluklar artık koyu yeşile dönmeye başlamıştı. Ellerimle kemiklerime bastırdığımda acı hissediyordum. Odunla dövülmüş hissetmem boşa değilmiş demek ki. Başımın arkasında da bir yara vardı, bastırdıkça acıyan. Kurumuş kanı saçlarımın arasında hissediyordum.
Ilık bir duş alıp kendime geldim. Sonrasında çantamı aradım ama ayakkabılıkta yoktu. Telefonum içinde olabilirdi. Aklıma dizüstü bilgisayarım geldi. Açıp hemen tarihe baktım. Belki günlerden pazardı ve işe gitmemiştim. Eylülün yirmi biri, günlerden pazartesi. Yani yeni gün başlayalı henüz birkaç saat olmuş. Bu halde işe gidemem, üstelik çantam da yok. Cüzdanım, kimliğim, telefonum, evimin anahtarı, iş yeri giriş kartım… Hepsi oradaydı.
Bütün pencereleri açıp sabahın temiz kokusunu içime doldurmuştum. Çoktan olmuş kahvem elimde etrafın aydınlanmasını bekliyordum. Evde bir yedek anahtar vardı, önce onu bulacaktım. Sonra evi toparlayacak, gün ışıyınca da iş yerinden yakın dostum olan Fulya’ya gidecektim. Nasıl olsa işe hazırlanacaktı, erkenden uyanmış olur diye düşünüyordum.
Evi epey bir toparlayıp kendine getirmiştim. Bir başak burcu olarak bana da bu yakışırdı doğrusu. Perdeyi de takmıştım. Hareket etmek o kadar iyi gelmişti ki. Ayakkabılığın yanında ayağıma bir şey batmıştı. Eğilip alırken anahtarlığım olduğunu görmüştüm. Belki de cebimdeydi, açıp girmiştim eve.
Sabah olmuş, kuşlar ötmeye sokak hareketlenmeye başlamıştı. Evimin birinci katta olmasını seviyordum. Gökyüzüne daha uzaktım ama arka bahçedeki ağaçlara konan kuşlara daha yakındım. Bir süre onların cıvıldaşmalarını izledim. Bu birkaç dakika bile iyi gelmişti. Yerdeki tüm giysilerimi kirli sepetine attım, nevresimi değiştirdim. Üzerime bir kot pantolon ve gömlek giyip saçlarımı topladım. Mevsimlik montumun cebine anahtarımı yerleştirirken bir kâğıt olduğunu fark ettim cebimde. Bir reçeteydi ve benim adıma yazılmıştı. Tarihi beş gün öncesini gösteriyordu. Bu ilaçların hiçbiri yoktu evimde, demek ki almamıştım.
Fulya iki sokak ötemde oturuyordu. Altı katlı apartmanın en üst katında. Ona her geldiğimde asansörü kullanamadığım için soluk soluğa kalırdım. Tam dış kapı şifresini tuşlayacaktım ki Fulya göründü.
“Biliyor musun Aydancığım, ben de tam sana gelecektim. O kadar merak ettik ki seni. Kaç kez kapıya geldim, hatta komşularına not bıraktım. Niye hastaneden izinsiz ayrıldın. Yoğun bakımdan odaya almışlar seni ama habersiz çekip gitmişsin. Aşk olsun.” Deyip öyle bir sıktı ki beni. Evet, hayal meyal hatırlıyordum. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Sonraki açtığımda da evdeydim.
“Üstelik sana bir güzel haberim var. Saldırganı bulmuşlar, çantanı ve hatta telefonunu da bulmuşlar. Hepimiz senin yanındayız, lütfen üzülme ve iyileşmeye bak oldu mu bir tanem.”
Ah, nasıl güzeldi sesi. Hep sevgi dolu, hep içten. Kim bilir ne kadar çabalamışlardı bana ulaşmak için. Kendimde olmadığımı anlattım, hiçbir şey hatırlamadığımı, başıma bütün bunların geldiğini bile bilmiyordum. Morlukların nedeni şimdi anlaşılıyordu. En son sinemaya gitmiştik arkadaşlarla. Dönüş yolunda olmuş olmalıydı.
Fulya koluma girmişti.
“Hadi” dedi. “Şimdi güzel bir kahvaltı yapalım. Sonra ben işe… Sen birkaç gün daha izinlisin.”
Kahvaltıdan sonra karakola gidip çantama ve içindekilere ulaştım. Cüzdanıma baktım. Kimliğim oradaydı. Derin bir oh çekip evime doğru yürüdüm.


