SALÇALI SANDVİÇ

Otobüs uzun bir yolculuktan sonra, mola vermek için nihayet bir tesiste durdu. İçeride bir homurdanma başladı. Uyuyan çocuklar nazlanarak uyandı. Yan koltuktaki amca ağzı açık horlamaya devam ediyor. Arka koltuktaki kadın gece yarısına kadar gelin çekiştirmekten bitap düştü, ölü gibi uyuyor. Muavin herkesten önce inmiş, tesisin tozlu masasında çayını yudumluyor.
Çantamı açtım, annemin çocukluğumdan beri yaptığı o salçalı ve otlu peynirli sandviçi gördüm. “Çantama koyma sakın!” diye uyarışımın hiçbir işe yaramayacağını şu an itibariyle çok iyi anlamış oldum. Aşağıya inip bir bardak çay içecek paramın olmadığını hatırlayınca, “iyi ki de çantama bir parça ekmek koymuş anacığım,” diye düşündüm. Anneler neden her zaman olmasa da çoğu zaman haklı çıkıyorlardı ki?
Ekmeğimi iştahla yedikten sonra, çantamın kenarına ilişmiş bana gülümseyen şişeyi fark ettim. Ne zaman acıkıp ne zaman susayacağımı çok iyi bilen o kadın bunu da düşünmüş; hatta şişenin yanına küçük bir kuruyemiş paketi de sıkıştırmıştı.
Yol boyunca, anneme dua ederek daha doğrusu -dua dilenerek- çantama bıraktığı kuruyemişleri atıştırdım.
Gün ışımış, güneş güler yüzünü dağların ardından uzatmıştı. Sıcak ışınları otobüsün demir yığınları arasından süzülüp bedenimi kuşattı; tıpkı annemin görünmeyen kolları gibi… İçimi tarifsiz bir özlem kaplarken, gözlerime ağır bir hüzün çöktü.
Tam o sırada telefonum çaldı. Usulca çantamdan çıkardım. Ekranda “Annem” yazıyordu. Gayriihtiyari reddetme tuşuna basıp telefonu ters çevirerek kucağıma attım. Çünkü biliyordum, “Alo yavrum!” sesi gözlerime oturan yaşların çığı olacaktı. Otobüste, onca insanın içinde kocaman kızın ağlaması yakışık almazdı. Hem ben çocuk muydum öyle mızmızlanacak? “Ah anne, neden gönderdin beni bu gurbet ellere?” diye türkü yakacak halim yoktu. Neyse ki arka koltuktaki kadın uzun bir reklam arasından sonra tekrar başlamıştı gelinini çekiştirmeye. Şimdilik melankoliden çıkıp gündüz kuşağını izlemenin -pardon dinlemenin-keyfini çıkarabilirdim…


