Bir göç hikayesi.
Yolların Böldüğü, Toprağın Birleştirdiği.
Bavullar sadece kıyafetleri taşımaz. İçlerine aceleyle sığdırılmaya çalışılmış koca bir hayatı, duvarlarına anıların sindiği odaların kokusunu ve insanı ömrü boyunca takip eden o geçmeyecekmiş gibi duran “eksiklik” hissini de taşırlar. Benim bavulum da öyleydi; fermuarını her çektiğimde içinden bir parça çocukluğumun taşacağını hissederdim. Bulgaristan’dan yola çıktığımızda, arkamda bıraktığım sadece doğup büyüdüğüm sokaklar, değildi. Ben arkamda, ruhumun ilk filizlendiği toprakları bıraktım. Bir göçmen kadının sırtındaki yükü ancak onun gibi yollara düşenler, geceleri yastığa başını koyduğunda iki farklı dünyanın arasında sıkışıp kalanlar bilir. Göç etmek, asırlık bir çınarı köklerinden söküp başka bir coğrafyaya dikmeye benzer. Gittiğin yerde yaprakların yeniden yeşerir, yeni dallar verirsin, çiçeklerin bile açar belki; ama toprağın altındaki o ilk kopuşun sızısı, en ufak bir sonbahar rüzgarında kendini yeniden hatırlatır.
İlk zamanlar Türkiye’de her şey hem çok tanıdıktı hem de alabildiğine yabancı. Dilini bildiğim, dualarını paylaştığım, hep hasretiyle büyüdüğüm bu topraklarda bile içimdeki o “hiçbir yere tam ait olamama” duygusunu uzun süre susturamadım. Buradakiler için biz “oradan gelenlerdik”, oradakiler içinse zaten çoktan “yabancı” olmuştuk. Sokakta yürürken aniden duyduğum bir şive, rüzgarın taşıdığı bir ıhlamur kokusu beni anında Tuna boylarındaki o eski, ahşap pencereli evimize götürürdü. Özlem, göçmenliğin en sadık, en gitmek bilmeyen yoldaşıymış, bunu yaşayarak öğrendim. İnsan en çok da o eski sesleri özlüyor; sabahları bahçede öten o tanıdık kuşların cıvıltısını, komşuların avludan avluya birbirine seslenişini. Sonra kokular geliyor aklına; yağmurdan hemen sonra buram buram tüten o Balkan toprağının kokusu, mahalle fırınından yeni çıkmış sıcak bir ekmeğin buğusu. Ama en nihayetinde insan, bir daha asla geri gelmeyecek olan o zaman dilimini, her şeyin henüz yerli yerinde durduğu ve kimsenin ayrılıktan bahsetmediği o eski günlerin huzurunu özlüyor.
Kadın olmak, bu özlemi ve bilinmezliği tek başına sırtlanmayı da beraberinde getiriyor. Sınırlar geçilirken kalbindeki korkuyu saklamak, yeni bir şehirde sıfırdan bir ev düzeni kurmak, çocukların gözlerinin içine bakıp “her şey güzel olacak” yalanını en inandırıcı haliyle söylemek hep kadının omzuna yükleniyor. Kendi içindeki fırtınaları bastırıp, yeni bir hayata tutunurken o köklü kimliğini, geldiğin yerin kültürünü korumaya çalışmak büyük bir mücadele gerektiriyor. Her sabah aynaya baktığımda, gözlerimde hem geride kalanların el sallayan hüzünlü gölgesini hem de bu yeni toprağa tırnaklarıyla tutunan o inatçı kadını gördüm. Biz kadınlar, göçü sadece yollarla değil, kurduğumuz sofralarla, yoğurduğumuz hamurla, evlatlarımıza anlattığımız eski hikayelerle de taşıdık bu tarafa.
Zaman, keskin köşeleri törpüleyen, insanı usulca iyileştiren derin bir nehir gibi akıp gidiyor. Yıllar geçtikçe, saçlarıma aklar düştükçe anladım ki, vatan dediğimiz şey sadece doğduğumuz ya da pasaportumuzda yazan o sınır çizgilerinden ibaret değilmiş. Vatan; emeğimizle, sevgimizle, sabrımızla ve gözyaşımızla yeşerttiğimiz, üzerinde bağlar kurduğumuz her yermiş. Bulgaristan benim çocukluğum, gençliğim ve ilk aşkımdı; Türkiye ise benim olgunluğum, ayaklarımın yere bastığı mücadelem ve yeniden doğuşum oldu. İki toprak da bendeydi artık, ikisi de bendim. Şimdi ne zaman içim buruk bir özlemle dolsa, ne zaman o eski tütün tarlalarının kokusu burnuma gelse elime bir kalem kağıt alıyorum. İçimdeki o göçmen kadının hikayesini, aşılan sınırları, geride kalanları ve yolları birleştiren o büyük insanlık halini kelimelere döküyorum. Çünkü biliyorum ki yazmak, hiçbir pasaporta, hiçbir sınıra ihtiyaç duymadan, insanın kendi içine yaptığı en güvenli ve en kalıcı eve dönüş yolculuğudur. Ve o kağıdın üzerinde ne ayrılıklar kalıyor ne de mesafeler; sadece insan kalıyor, sadece birbirine sarılan ruhlar kalıyor.

