İnsanlığın en başarılı icatlarından biri tekerlekse, diğeri muhtemelen “normal”dir.
Tekerlek yük taşır; normal ise insan.
Üstelik ikincisinin bakımı daha kolaydır. Birkaç beklenti, biraz gelenek, yeterince
tekrar ve makul miktarda mahalle baskısı… Sonra insanlar birbirlerine bakarak nasıl
yaşamaları gerektiğini öğrenirler. Kimse kuralı tam olarak kimin koyduğunu bilmez
ama herkes ihlal edildiğinde fark eder.
“Böyle yapılmaz.”
Neden?
“Çünkü yapılmaz.”
İnsanlık tarihinin en kısa ve en dayanıklı gerekçelerinden biri budur.
Normal dediğimiz şeyin ilginç tarafı, kendisini çoğu zaman hakikat gibi sunmasıdır.
Oysa normal, doğru demek değildir. İyi demek hiç değildir. Çoğu zaman yalnızca
yaygın, alışılmış, beklenen demektir.
Fakat alışkanlıkların önemli bir ayrıcalığı vardır: Uzun süre tekrarlandıklarında
sorgulanmaktan kurtulurlar.
Bir davranışı bir kişi yaparsa tuhaf bulunabilir. Binlerce kişi yaparsa gelenek olur.
Milyonlarca kişi yaparsa norm haline gelir. Birkaç kuşak sonra da insanlar bunun
neden böyle olduğunu soranı tuhaf bulmaya başlar.
Belki de insanın toplumla ilk ciddi anlaşmazlığı burada başlar:
“Neden?”
Tehlikeli bir kelimedir.
Kısadır ama huzur bozabilir.
Neden böyle yaşıyoruz?
Neden bunu başarı sayıyoruz?
Neden bundan utanıyoruz?
Neden aynı yaşlarda benzer şeyleri başarmamız gerektiğine inanıyoruz?
Neden bir insanın hayatını diğer insanların hayatlarıyla ölçüyoruz?
Ve neden bütün bunları yaparken kendimizi son derece özgür hissediyoruz?
Modern insan özgürlüğüne oldukça düşkündür. Ne giyeceğini seçer, ne izleyeceğini
seçer, ne yiyeceğini seçer, hangi müziği dinleyeceğini seçer. Önünde binlerce
seçenek vardır.
Fakat seçeneklerin çokluğu her zaman özgürlük anlamına gelmez.
Bazen yalnızca daha büyük bir menüdür.
Asıl soru, menüyü kimin hazırladığıdır.
İnsan hayatının önemli bölümünü kendisini tanımlamakla geçirir. Mesleğini söyler,
yaşını söyler, eğitimini söyler, medeni durumunu söyler, başarılarını sıralar. Bütün
bunlar elbette onun parçalarıdır. Fakat insan, kendisini anlatırken kullandığı bütün
sıfatları çıkardığında geriye kimin kaldığını pek sık düşünmez.
Belki de bundan korkarız.
Çünkü roller güvenlidir.
Avukat.
Doktor.
Öğretmen.
Anne.
Baba.
Eş.
Başarılı.
Başarısız.
Normal.
Anormal.
İnsan zihni kategorileri sever. Kategoriler dünyayı anlaşılır hale getirir. Fakat
dünyanın anlaşılır olmasıyla gerçeğin bütünüyle anlaşılmış olması aynı şey değildir.
Bir insanı tek kelimeyle tarif ettiğimiz anda onun büyük bölümünü dışarıda bırakırız.
Belki “normal” kelimesinin en büyük problemi de budur.
Bir ölçü oluşturur, sonra insanları o ölçünün çevresine dizer.
Merkeze yakınsan sorun yoktur.
Biraz uzaklaşırsan bakışlar başlar.
Daha da uzaklaşırsan sana bir isim bulunur.
İnsanlık isim vermeyi sever. Çünkü adlandırdığımız şeyi kontrol ettiğimizi düşünürüz.
Oysa bazen isimler açıklamaz; örter.
Toplumların ortak kurallara ihtiyacı olduğu açıktır. Birlikte yaşayabilmek için sınırlar
gerekir. Hukuk zaten büyük ölçüde bu sınırların nerede başlayıp nerede biteceği
meselesidir.
Ama toplumsal düzen ile insanın tek biçime sokulması aynı şey değildir.
Bir insanın başkasının hakkını ihlal etmemesi başka şeydir; hayatını çoğunluğun
estetik, ahlaki veya sosyal beklentilerine göre yaşamak zorunda bırakılması başka.
İşte normal ile norm arasındaki mesafede bazen insan kaybolur.
Üstelik çağımızın ironisi şudur:
Herkes farklı olmak istiyor.
Ama mümkünse kabul edilebilir ölçüde.
Farklılığımızın bile kategorileri, modası, estetiği ve pazarı var.
“Benzersiz ol” deniyor.
Ardından benzersiz olmanın nasıl yapılacağı anlatılıyor.
İnsan da milyonlarca kişiyle birlikte aynı yöntemleri uygulayarak kendine özgü
olmaya çalışıyor.
Bunda insanı gülümseten bir taraf yok mu?
Belki gerçekten aykırı olmak da çözüm değildir.
Çünkü sırf çoğunluğun tersini yapmak, hâlâ çoğunluğa göre pozisyon almaktır.
Herkes sağa gidiyor diye sola gitmek özgürlük olmayabilir.
Özgürlük, önce nereye gitmek istediğini bilmektir.
Bu nedenle mesele “normal olmamak” değil.
Mesele, normal olup olmamanın insanın temel meselesi olmaktan çıkmasıdır.
Bir insan bazen çoğunlukla aynı şeyi isteyebilir. Bazen tamamen farklı düşünebilir.
Bazen fikrini değiştirebilir. Dün savunduğunu bugün eleştirebilir.
Tutarlılık değerlidir ama insanın kendi geçmişinin mahkûmu haline gelmesi değildir.
Fikir değiştirmek zayıflık sayılır çoğu zaman.
Oysa düşünmenin doğal sonucu bazen değişmektir.
Hiç değişmeyen fikirlerin bir kısmı çok güçlü oldukları için değil, hiç sınanmadıkları
için yerlerinde durur.
Belki bu yüzden insanın kendisine zaman zaman rahatsız edici sorular sorması
gerekir.
Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum?
Yoksa uzun zamandır böyle düşündüğümü söylediğim için mi böyle düşünüyorum?
Bu hayatı ben mi seçtim?
Yoksa seçenekler arasından bana en makul görüneni mi aldım?
Bunu gerçekten istiyor muyum?
Yoksa istemem gerektiğine mi inandırıldım?
Bu soruların kötü bir huyu vardır.
Bir kere sorulduklarında eski sessizlik kolay kolay geri gelmez.
Ama belki düşünmenin bedeli de budur.
İnsan bazen kendi zihninin huzurunu bozmayı göze almalıdır.
Çünkü bazı huzurlar cevaplardan değil, soruların hiç sorulmamasından doğar.
Ve insanın kendisine kurabileceği en konforlu hapishane, sorgulamadan benimsediği
hayattır.
Kapısı bile olmayabilir.
Çünkü çıkmayı düşünmeyen insan için kapıya gerek yoktur.
Belki “normal” dediğimiz şey de böyledir.
Bizi mutlaka zorlayan bir otorite yoktur. Bazen gardiyan da mahkûm da aynı kişidir.
Kendi kendimize “el âlem ne der?” diye sorarız.
Sonra el âlemin kim olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemeden ona göre
yaşamaya devam ederiz.
İnsanlığın görünmez kurumlarından biridir el âlem.
Merkezi yoktur.
Başkanı yoktur.
Üyelik başvurusu yapılmaz.
Ama kararları şaşırtıcı derecede bağlayıcıdır.
Belki biraz da bu yüzden hayatın bazı dönemlerinde insanın normalin kıyısına gidip
oturması gerekir.
Merkezden biraz uzağa.
Oradan bakınca tuhaf görünen şeylerin bir kısmı anlamlı, son derece doğal sandığımız
bazı şeyler ise epey tuhaf görünmeye başlayabilir.
Belki geri döneriz.
Belki dönmeyiz.
Önemli olan nerede durduğumuzdan çok, oraya neden geldiğimizi bilmektir.
Çünkü insanın özgürlüğü her istediğini yapmak değildir.
Bazen yalnızca neden yaptığını bilmektir.
Ve belki bir gün “normal misin?” diye sorulduğunda verilebilecek en güzel cevap
şudur:
“Bilmiyorum. Ama kendime benziyorum.”



