Her şey Pink Floyd’un 30 Kasım 1979 yılında THE WALL albümünü yayınlamasıyla başladı. Bu albümle; müzik başka bir boyuta taşınacak, sözel yapısıyla kitlelerin uyanmasını sağlayacaktı. Berlin duvarının yıkılmasında bile bu albümün payı olacaktı. Bu durum dünyayı yönetenler için iyiye işaret değildi. (Bu arada dünyayı yönetenler bir masal değil ne yazık ki. Tamamen gerçek. Dünyayı yönetenler var çok güçlüler. Müzik, sinema, medya hepsi onların elinde.)
Acilen duruma el konulması ve bir çare bulunması gerekiyordu. Zira kitlesel uyuyuş güzel ama kitlesel bir uyanış iyi değildi. Gerçeği gören birisine masal anlatmaya devam edemezdin. Toplanıldı, planlar yapıldı ve ortaya 1980’li yılların başında kusursuz müzik adında bir akım ortaya çıktı. Bu şirin gibi gözüken akım, aslında müziğin sonunu hazırlıyordu. Artık her şey bestenin kusursuzluğuna indirgendi. Bunun için şarkılar defalarca tekrar kaydedildi. Milimetrik bir hataya bile izin verilmiyordu. Bu durum şarkı yazarlarının sözlerden çok müziğe odaklanmasını sağladı. Konu başlıkları aşk, ayrılık, eğlence, yaşamak gibi sığ temalara bağlandı. Ancak kesinlikle özgürlük vardı. Kimseye şu sözü yazma denilmedi. Gizlice ve sabırla sözel yapının üstüne gidildi. Hata arada her şeye rağmen dünyanın gerçeklerini anlatan gruplara ses çıkarılmayıp arada kaynamasına izin verildi.
Burada araya girmek istiyorum. Kusursuzluk diye bir şey yoktur. Kusursuz diye bildiğimiz kâinat bile nice kusurdan meydana gelmektedir. Kusursuz olan inanıyorsan eğer yaratıcıya aittir. Işığın sızması için çatlağa ihtiyaç vardır. Kusursuz müzik yaptığını düşünenlerin geldiği nokta da buydu. Hepsi kendini tanrı sanıyordu. Bu da diğerlerinin işine geliyordu.
Seksenlerin ortasında bu akım giderek müzik endüstrisine yerleşti. Sıradan insanlara bile ulaştı. “Detone oldun, sesin çatladı. Ölçü kaçmış burada” gibi terimler hayatımıza girdi. Ruh unutuldu her şey mekanikleşti. Milyonlarca aşk şarkısı yapıldı. Gırtlağımıza kadar aşka doymuştuk artık.
Yıl 2026. Geldiğimiz noktada artık sözel yapıya değer verenler, farklı bir şeyler anlatmak isteyenler aykırı olup, hemen diğerlerinden ayrılıyor. Ve ne yazık ki küçük kitlelere müzik yapmak zorunda kalıyor. Yani akım başarıya ulaşmıştı.
Şimdi bu akım adı altında tiyatro da yok edilmek isteniyor. Söze odaklı olmayan, suya sabuna dokunmayan oyunlar yazılıyor ve sahneleniyor. Muhteşem dekor, harika kostümler, nefis ışıklar ama ortada hiçbir şey anlatmayan, bir derdi olmayan tiyatro metinleri. Tiyatro oyunlarından sonra yapılan röportajlara bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. “Çok eğlendik. Dekora bayıldım. Işıklar muhteşemdi. Ne güldük ama. Kostümler muazzamdı.” Peki oyun ne anlattı? Orasını karıştırma. Güldük eğlendik işte…
Aziz Nesin’in dediği gibi; “O kadar güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım.”


