YOL, YOLCU VE ÇOCUK
Elinde” mahremim” dediği defter, çantasında “kutsalım “dediği kitap… Yolun sonunu görmeden yürüyor.
Hangimiz yolun sonunu görebiliyor ki…
İçimizde hiç bitmeyecek bir yol, usanmadan yürümeye adanmış bir yolcu var.
Kâh kalabalık şehirlerde bir çıkış yolu arıyor, kâh ıssız sahralarda bir vaha…
Kâh ağlıyor sessizce, kimseyi incitmeden…
Kâh bir gülümseme yerleştiriyor dudağının bir kenarına anlamsızca.
Oturuyor bir ağacın gölgesine, açıyor defterini kucağına. Koynundan gece karası kadar siyah bir kalem çıkarıyor.
Yazmakla bitmiyor kelimeler; birbirini kovalıyor cümleler. Hepsi başına buyruk, asi ve sitemkâr…
Yazmak kolay elbette, bir örtünün altında saatlerce ağlamak kadar kolay.
Kuytu bir köşede dualara sarınmak gibi…
Konuşmak ne kadar da zor bazıları için.
Dudaklar bir namlu, kelimeler birer kurşun sanki…
Konuşursa ateş açacak yüreği, mevzilenmiş askerler gözlerinden birer birer düşecek.
Ağlamak ne kadar zor…
Tutmak kendini, sıkmak ve yutkunmak tüm çaresizlikleri…
Bir küçük çocuk koşarak geldi yanına.
Sarı saçları, al al olmuş yanakları.
Oturdu usulca şöyle yamacına, biraz muzip biraz mahzun…
Ve gözlerini dikti, gözlerinin karasına.
Sonra yüzü asıldı, dudakları düştü.
Bir gözyaşı yanaklarından yuvarlandı,
arkası kesilmedi gözyaşlarının, indikçe indi…
Sonra bir sarsılma belirdi bedeninde, bıraktı dik tuttuğu başını…
Haykırdı, bağırdı, tepindi ve yine ağladı…
Ne de güzel ağladı…
Nasıl da yakıştı ağlamak…
Durdu ve bir daha baktı süzülüp giden gözyaşlarına…
Sonra döndü ardına,
Yürüdüğü yola baktı, ardından aştığı tepeye…
Sonra oturduğu gölgeliğe…
Defterine bir serzeniş düştü, çocuğun gözyaşları gibi özgür ve berrak
“ Ağlasın çocuklar utanmadan, korkmadan ve bir zayıflık hissetmeden, çünkü büyüdükçe ağlamayı ayıp sayacaklar, utanacaklar belki de…
Pes etmekle bir tutacaklar ağlamayı.
İmtihana isyan, çaresizliğe teslimiyet sanacaklar.”


