Bir çocuğun büyükannesinden öğrendiği yemek tarifi, dedesinden dinlediği bir hikâye, mahallede oynadığı bir oyun ya da bir ustanın yanında öğrendiği küçük bir el becerisi ilk bakışta kültürel miras başlığı altında düşünülmeyebilir. Oysa kültürün gündelik hayattaki karşılığı çoğu zaman tam olarak bu küçük ayrıntıların içinde saklıdır.
Kültürel miras denildiğinde daha çok tarihi yapılar, antik kentler, müzeler ve anıtlar akla geliyor. Bunlar elbette kültürel mirasın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Fakat bir toplumun hafızası yalnızca taş yapılarda yaşamıyor. Sözlü anlatılar, geleneksel yemekler, el sanatları, müzikler, oyunlar, törenler, kutlamalar ve gündelik hayatta sürdürülen çeşitli uygulamalar da bu hafızanın parçaları.
Tam da bu nedenle kültürel mirasın geleceği üzerine konuşurken yalnızca “Neyi koruyoruz?” sorusunu sormak yeterli değil.
Bir başka soruyu da sormak gerekiyor:
Kime aktarıyoruz?
Çünkü kültürel mirasın bir müzede bulunması onun yaşadığı anlamına gelmiyor. Bir geleneğin kayıt altına alınması da o geleneğin gelecek kuşaklarda devam edeceğini garanti etmiyor. Özellikle somut olmayan kültürel miras söz konusu olduğunda asıl mesele, bilginin ve pratiğin insanlar arasında yaşamaya devam etmesi.
UNESCO da somut olmayan kültürel mirasın kuşaktan kuşağa aktarılırken yeniden üretildiğini ve değiştiğini kabul ediyor. Bu nedenle koruma, geçmişteki bir kültürel pratiği olduğu gibi dondurmak anlamına gelmiyor; onun topluluk içinde yaşamaya devam etmesini sağlamayı ifade ediyor.
Buradan hareketle gençlerin kültürel mirasla ilişkisine bakmak gerekiyor.

