Bazı beyinler sıfır kilometrede dünyayı terk ederken, onun beyni yirmi dört saat çalışırdı. Çok
az rüya görse bile çoğu kez onu gerçekten huzursuz eden huzursuz bacak sendromlarını ve prostat
işeme seanslarını saymazsak ilaç saati olan beşte uyanır, sonra gözüne bir gram uyku girmezdi. Beyni
kafatasını zorlayacak kadar yazacak malzemelerle dolardı. Bunlar bazen şiir bazen karikatürlerine
bulduğu espriler ve bugün olduğu gibi öykü notları olurdu. Küçük kagıtlara not aldığı düşünceler yalnız
yattığı odasını çöplüğe çevirirdi.
En yakınlarının gözünde bile geçimsiz hiç arkadaşı ve dostu olmayan birisiymiş. Evet öyle bir
yığın arkadaşı yoktu. Çalıştığı kurum ve son görev yerinde üç beş erkek vardı ama onlarla da
kahvehane, meyhane ortamlarını sevmediği için frekansları pek tutmazdı. İki üç dostu vardı sonunda
bir dosta kaldı. Yaşarken yaşadığı (bu nasıl cümle oldu) yalnızlık ölürken bile sadık bir köpek gibi
yanındaydı. Mezarlıkta ailesini ve birkaç komşu ve tek dostu Hüseyin’i saymazsak imam dahil iki elin
parmakları kadardı. Onlarda ayıp olmasın diye gelenlerdi.
Ona kalsa bir ıssız adada doğal ihtiyaçları giderilse bir kalem kağıtla aylarca sıkılmadan
yaşayabilirdi. Arada tek dostuyla iki kelam edebilmek için bir cep telefonu (abarttın denmezse
görüntülü arayabilen cinsinden) olsa yeterdi. İmam bile selasını fukara tarifesinden tutmuş, kısa
kesmişti. Mezarda da ağzında geveleyip zoraki ettiği duayla son vazifesini ifa etti. Apar topar bir
metreyi zor geçen bir çukura indirip arkalarına bakmadan gittiler. Kimi arkadaşlarıyla buluşup birkaç
el oynayacak, kimi pazara gidecek, belki de ayaklarını uzatıp televizyon karşısında dünkü maçtaki
ofsayt durumlarını tekrar tekrar izleyip hakemlik yapacaktı. Yakın akrabaları sağlığında ki gibi yine
uzaktan izlemekle yetineceklerdi. Bir avuç toprağa bir Fatiha okuyup kabri başına serpmek kimsenin
aklına gelmedi. Ellerinde kovalarla su döküp bahşiş bekleyen çocukları da duyan olmadı. Belli ki yalan
dünyada gerçek işleri vardı onları sabırsızlıkla bekleyen. Kendilerini sessizce izleyen mezar taşları,
sanki aralarında bizden önce insanlıkta ölmüş dercesine hızla gidenlere bakıyorlardı. Bilmezler mi bir
gün onlarda burada bir başına bırakılıp gidilecekti. Belki de bu kadar uğurlayanı bile olmadan.
Herkes Onu öldü biliyordu, kendisi bile. Bedeninde bir hareketlilik yoktu ama beyni
zembereği boşalmış bir saat gibi çalışıyordu. Aklından neler geçiyordu neler. Bir kagıt kalem olsa…
Olsa neye yarardı ortalık zifiri karanlıkla dolmuşken. Aklına gecikmeli ödenen elektrik faturaları
nedeniyle akşamı bekleyen kesintiler geldi. O zamanlar telefonun şarjı bitene kadar aklındakileri bir
kagıda geçirirdi. Sabaha doğru uyanınca, beynine iyice nakşetsin diye defalarca tekrar ederdi. Bazen
hazırlıksız olarak yanına kalem kagıt almadan cephanesiz asker gibi evden çıkardı. Bu anlarda
yazdıklarının büyüsüne kapılıp bazen sesli sesli şiirlerini okurdu. Bazen de içinden tekrar ederdi kalem
kagıdına ulaşana dek. Hoş sesli bile olsa çevresindeki kabalıklar/kalabalıklar onu fark etmez,
edenlerde boş boş bakarlardı. Ruh sağlığı yerinde olanların milyonda birkaç kişi olduğu günümüzde
bu hareketi normal karşılanmalıydı zaten. Çoğu bir iki mısraya sığan şiircikleri birçok kişi tarafından
eeee bu kadar mı, devamı yok mu diyerek karşılık bulurdu. Kısa şiir yazmanın, basit gibi görünse de
zor, bir kaşık bal için bir çuval keçiboynuzu kemirmek olduğunu açıklamaktan vazgeçeli yıllar olmuştu.
Neydi öyle ‘Bir çember ki yolum/Kaçtıkça yakalanıyorum………. Baktığım her şeyde seni
görürken/Nasıl derim birsin sen…… Yada, Gel iki yarım/Bir olalım…….. Hatta ölçü ve kafiye
zorunluluğu olmayan, Dün bir şair vuruldu/Cadde ortasına/Tek bakışla….. Tek isimden oluşan Aynur
şiiri var ki epey alay konusu olmuştu. Aynur Aynur Aynur/Aynur Aynur/Aynur Aynur….(Sana şiirler
yazdım/Her kelimesi sen/Gülüp geçtiler/Şiirin sen olduğunu bilmeden)Yazdıklarını ahenksiz, özgün
bulmayanlar şiirden saymazken bazıları da deli saçması diyecek kadar edebî(!) ve edepsiz
olabiliyorlardı. Deli saçması demeyen henüz delirmemiş kişilerde vardı azda olsa. Yaşamı yiyip içip
hacet görmekten öte görmeyen bu canlılara göre, sanatın tüm dalları fuzûlî işlerdi… Bir yerde
okumuştu, lafın hepsi deliye söylenir diye. Sizce?
Neyse konumuza/mezarımıza dönecek olursak bu zifiri karanlıkta kaç saattir, kaç gündür
hatta kaç aydır yatıyor olmalı ki boyun altı ve sırtında dayanılmaz ağrılar başlamıştı. Nedeni bulmakta
zorlanmadı. Bu bölgeleri sert bir zemine denk gelmişti, zar zor doğruldu, elleri sert bir cisme değdi. İri
bir taş parçası derken hafifçe doğrulup başını sol tarafa döndürdü. Bunun bir küp olduğunu nasıl
olmuşsa fark edebildi. Merakla hafifçe küpe vurdu, küp dağılıverdi ve etrafı şıkır şıkır, pırıl pırıl altınlar,
yakutlar, inciler ve elmaslar aydınlattı. Allah ‘Yaşadım, diye bağıracakken yaşamadığını, bilmem kaç
zamandır ölü olduğunu fark etti. Okkalı bir küfür salladı kaderine. Yaşayamadığı sadece nefes alıp
verdiği yılların acısını Hawai, Roma, ve Paris de yaşayacak, o hep özlemle beklediği bir gemi turuyla
dünyayı gezecekti. Garibim bir okul, birde askerlik nedeniyle doğduğu kent dışına çıkanlardandı. On
yıl kadar çile çektiği, dışlandığı ilk görev yerini saymazsak tabi. İlk işi bir daha karanlıkta kalmamak için
on yıl elektrik parasını peşinen trink saymak olacaktı. Oldum olası karanlıktan hazzetmez, küçük bir
tıkırtıdan bile ürperirdi. Oysa şimdi karanlıkta tek başınaydı, elektriğin bir daha gelme umudu da hiç
yoktu.
Yerinden hafifçe doğrulmak istedi. Sonra avuçladıklarından taşan hazinesini şimdilik bir
kenara bırakıp tekrar şansını denedi ama başaramadı. Başı üzerindeki tahta parçasına çarptı. Hayret
canı hiç yanmamıştı. Neticede o artık kabul etmese bile, resmen bir ölüydü. Devletin kütüğü yalan
söylemezdi. Sonra bir mucize oldu ses telleri yeniden hayat buldu. Önce mırıldandı sonra avazı çıktığı
kadar bağırmaya başladı. Yaşarken duyuramadığı sesini belki bir duyan olurdu. Artık dar bütçeli bir
memur emeklisi değildi.
-Heeyyy orada kimse var mı?
– Sesimi duyan yok mu?
– Ben ölmedim yaşıyorum.
Sonra dediklerine kendisi bile güldü alçak sesle. Bağırmaktan ses telleri kopacakken yine
kimseler duymadı.. Sağ tarafına bir misafir gelecekti .Kazılmakta olan mezar henüz bir metreyi biraz
geçmişken onun bulunduğu tarafa doğru çöktü. Gün ışığı gözlerini kamaştırırken ilk olarak
mezarcıların parlayan iri gözlerini gördü. Mezarcılar onun olduğu yere yöneldiler. Kazdıkça isimlerini
bilip bilmedikleri değerli taş ve madenlerle karşılaştılar. Tam kurtuldum deyip ellerini uzatacakken bir
kürek darbesiyle sağ eli kökünden koptu. Mezarcılardan birisi bir çuval getirmek için oradan koşarak
ayrılırken, kalan arkadaşı ceplerini doldurmaya başlamıştı bile. Artık onun hayallerinin gerçek
sahipleri onlardı. Onun yaşamadığı hayatları onlar yaşayacaklardı. Aceleyle kaçarlarken kopan
kolunun kemikleri çevreye yayılmıştı. Gelen ilk köpek kopan elini ağzına alıp mutlu mesut oradan
ayrılırken o son bir nefesle bağırmaya başladı.
-Ellerimi bari geri verin. Ben burada yazmazsam sıkıntıdan ölürüm.



