• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Röportaj

Adli Tıp Dosyaları- Beş Duyunun Kasabı Yazarı Dr. Cihangir Işık ile Söyleşi / Serpil Meriç

Serpil Meric by Serpil Meric
24 Temmuz 2026
in Röportaj
0
Adli Tıp Dosyaları- Beş Duyunun Kasabı Yazarı Dr. Cihangir Işık ile Söyleşi / Serpil Meriç
0
SHARES
7
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

ALGI, BEDEN, KÖTÜLÜK ve SESSİZLİĞİN ANATOMİSİ

Adli Tıp Uzmanı Dr. Cihangir Işık, Beş Duyunun Kasabı romanı üzerinden insan zihnini, algının sınırlarını, bedenin tanıklığını ve kötülüğün görünmeyen yüzünü anlatıyor. Bilimsel birikimini psikolojik gerilimle buluşturan yazar, okuru yalnızca bir katilin peşinden değil, kendi duyularının ve gerçeklik algısının izinden de sürüklüyor.

 

“Karanlık gördüğümüz yerde değil, görmeyi reddettiğimiz yerde büyür.”

                                      Dr. Cihangir Işık

 

Dr. Cihangir Işık, mesleğinin büyük bir kısmını hayatın en sessiz tanıklarıyla —yani ölülerle— konuşmaya çalışarak geçiren bir adli tıp uzmanı. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde adli tıp uzmanlığını tamamlayan hekimimiz, günlük mesleki pratiğinde şiddet, travma, ölüm ve insan hikâyelerinin en kırılgan noktalarına birebir temas ediyor.

Yazarlık ise onun için mesleğinin bir karşıtı değil, bilakis en güçlü tamamlayıcısı. Otopsi masasında karşılaştığı yalın gerçeklik ile insanın karmaşık iç dünyası arasındaki o derin boşluğu edebiyatla doldurabileceğine inanıyor. İlk romanı Kırmızı Ritüel ile başlayan Adli Tıp Dosyaları macerası, serinin ikinci kitabı olan Beş Duyunun Kasabı ile çok daha derin ve ürpertici bir boyuta taşınıyor. İlk kitapta adalet arayışı ve insan psikolojisinin karanlık katmanlarını keşfeden yazar, bu devam kitabında odağını insanın en temel mekanizmasına, yani algılarına çeviriyor.

Dr. Cihangir Işık ile Adli Tıp Dosyaları serisinin ikinci durağı olan Beş Duyunun Kasabı özelinde; kötülüğün anatomisini, otopsi masasından zihnin karanlık koridorlarına uzanan insan psikolojisini ve görünürlük arzumuzun yarattığı toplumsal çürümeyi konuştuk.

Karanlığın kalbine yapılan bu yolculuğa başlamadan önce soralım: Gerçeği algıladığınızı sanırken, aslında kimin kurgusunun içinde yaşıyorsunuz?

 

— “Beş duyu” temasını bu romanda yalnızca gerilim yaratmak için mi kullandınız, yoksa bunun arkasında insan psikolojisine ve modern insanın algısına dair daha derin bir anlam mı vardı?

Beş duyu benim için yalnızca korkunun kapıları değil, insanın dünyaya açılan bütün pencereleridir. Biz gerçeği olduğu hâliyle değil; gözümüzün, kulağımızın, hafızamızın ve korkularımızın izin verdiği kadarıyla algılarız. Bu nedenle romandaki asıl mesele duyuların kaybı değil, onlara duyduğumuz güvenin sarsılmasıdır. Modern insan her şeyi gördüğünü, bildiğini ve kontrol ettiğini düşünüyor. Oysa bazen gördüğümüz şey gerçeğin kendisi değil, bize gösterilmek istenen biçimidir. Katil de tam bu kibirli güven duygusunu hedef alıyor. Okura şu rahatsız edici soruyu bırakmak istedim: Gerçeği algıladığımızı sanırken, aslında kimin kurgusunun içinde yaşıyoruz?

 

— Duyuların ötesinde bir hakikat olduğuna inanıyor musunuz, yoksa insan her zaman kendi algısının mahkûmu mu?

Bir hakikat olduğuna inanıyorum; fakat insanın ona bütünüyle ulaşabileceğinden emin değilim. Hepimiz gerçeğin çevresinde dolaşıyor, ona farklı yarıklardan bakıyoruz. Adli tıpta da beden bize çok şey söyler, ama hiçbir beden yaşananların tamamını anlatmaz. Bir yara zamanı, kuvveti ve yönü gösterebilir; nefreti, pişmanlığı ya da son anda akıldan geçen düşünceyi gösteremez. Bu yüzden insan bir bakıma algısının mahkûmudur, fakat hücresinin duvarlarını fark edebilen bir mahkûm. Belki özgürlük, bütün gerçeği bilmek değil; gördüğümüz şeyin eksik olabileceğini kabul etmektir. En tehlikeli insanlar ise kendi algısını hakikatin kendisi sananlardır.

 

— Duyular üzerinden ilerleyen bu hikâyede “gerçeklik” ne kadar güvenilir? İnsan gerçekten sadece algıladığından mı ibaret?

Romanda gerçeklik güvenilir bir zemin değil; üzerinde yürürken çatlayan ince bir buz tabakası gibi. İnsan yalnızca algıladığından ibaret değildir, fakat algılayamadığı şeylerin etkisinden de kurtulamaz. Bastırılmış anılar, fark edilmeyen kokular, duyulduğu hâlde anlamlandırılmayan sesler davranışlarımızı sessizce yönlendirebilir. Bilinç çoğu zaman kararların sahibi olduğunu düşünür; oysa bazen yalnızca alınmış bir kararın sözcülüğünü yapar. Bu nedenle romanda okurun da karakterler kadar yanılmasını istedim. Çünkü korku, karşımıza çıkan canavardan önce, kendi zihnimizin bize güvenilir bir tanık olmadığını anladığımız anda başlar.

 

— Bir insanın gördüğü, duyduğu, hissettiği, tattığı ya da kokladığı şeyler bilinçli olarak değiştirilirse yani gerçekliği algılama biçimi manipüle edilirse yaptığı davranışlardan ne kadar sorumlu tutulabilir?

Bu soru hukuk ile insan zihninin en karanlık sınırlarından birine dokunuyor. Sorumluluk yalnızca eyleme bakılarak değil; kişinin gerçeği değerlendirme, davranışını yönlendirme ve seçeneklerini özgürce tartabilme kapasitesi üzerinden ele alınmalıdır. Algı bilinçli biçimde bozulduğunda irade tamamen ortadan kalkmayabilir, ama artık temiz bir zeminde de çalışmaz. Burada kolay ve rahatlatıcı bir cevap yoktur. Çünkü manipüle edilmiş bir insan hem fail hem de başka bir iradenin kurbanı olabilir. Beni asıl ürküten de budur: Bir kişiye suç işletmenin en kusursuz yolu bazen eline silah vermek değil, ona gördüğü dünyanın başka türlü olduğuna inandırmaktır.

 

—Katilin cinayetleri bir “sanat eseri” gibi sunması, estetik ile vahşet arasında bilinçli bir bağ kurduğunuzu gösteriyor. Sizce sanat ile şiddet arasındaki sınır gerçekten net mi?

Sanat ile şiddet arasındaki sınır ahlaken nettir; fakat insan zihninde her zaman aynı açıklıkta değildir. Tarih boyunca şiddet resmedildi, yüceltildi, estetize edildi ve bazen güzelliğin ardına saklandı. Romandaki katil sanat üretmiyor; şiddetine anlam, düzen ve üstünlük görüntüsü kazandırmak için sanatın dilini gasp ediyor. Bu ayrım benim için önemli. Çünkü estetik, kötülüğü masumlaştırmaz; yalnızca ona daha uzun bakmamıza neden olabilir. Tehlike de tam burada doğar. Bir vahşet görüntüsü bizi tiksindirdiğinde uzaklaşırız; büyülediğinde ise birkaç saniye daha kalırız. Katilin istediği şey de o birkaç saniyedir.

 

—Katilin kurbanlarını sergilemesi, günümüz insanının “görünür olma” takıntısına dair bir eleştiri olarak okunabilir mi?

Kesinlikle böyle okunabilir. Günümüz insanı yalnızca yaşamak istemiyor; görüldüğünden, kaydedildiğinden ve hatırlandığından emin olmak istiyor. Görünmez kalmak neredeyse yok olmakla eşdeğer hâle geldi. Katil ise bu arzuyu korkunç biçimde tersine çeviriyor: Kurbanlarına yaşarken elde edemedikleri görünürlüğü, öldükten sonra ve kendi seçtiği biçimde veriyor. Böylece beden, kişiliğin önüne geçen bir gösteriye dönüşüyor. Buradaki eleştiri yalnızca sosyal medyaya değil, bakma iştahımıza da yöneliyor. Çünkü bir şeyi sergileyen kadar, bakmayı sürdüren kalabalık da o sahnenin parçasıdır. Bazen teşhirin gerçek faili, kadrajın dışında duran gözlerdir.

 

—Bu romandaki kötülük ve çürüme; bireysel bir sapkınlık mı, yoksa toplumsal/sistematik bir bozulmanın yansıması mı?

Kötülüğü yalnızca tek bir “hasta” zihne kapatmak toplumu rahatlatır; çünkü o zaman kapıyı kilitleyip güvende olduğumuzu düşünebiliriz. Oysa bazı kötülükler bireysel bir sapmadan doğsa bile büyümek için toplumsal sessizliğe, ihmale ve körlüğe ihtiyaç duyar. Romandaki katil kendi seçimlerinin sorumluluğunu taşır; fakat onu mümkün kılan boşluklar yalnızca ona ait değildir. Görülmeyen mağdurlar, duyulmayan uyarılar, sıradanlaştırılan şiddet ve kurumların birbirine devrettiği sorumluluklar da bu çürümenin parçalarıdır. Canavarlar her zaman karanlık bir bodrumda doğmaz. Bazen aydınlık koridorlarda, herkesin işini yaptığı ama kimsenin bütünü  görmediği yerlerde büyürler.

 

—Günümüz dünyasında kötülüğün artık daha “akıllı” ve “estetik” hâle geldiğini düşünüyor musunuz?

Kötülüğün özü değişmedi; fakat kullandığı araçlar, dili ve kendini gizleme biçimi gelişti. Eskiden kaba kuvvetle gelen tehdit bugün veriyle, algıyla, görüntüyle ve kusursuz bir hikâyeyle gelebiliyor. Modern kötülük çoğu zaman çirkin görünmüyor; düzenli, ikna edici, hatta faydalı görünebiliyor. Estetik burada bir maske, zekâ ise yakalanmamak için kullanılan bir araçtır. Fakat zekâ kötülüğe derinlik kazandırmaz; yalnızca menzilini uzatır. Bence çağımızın asıl tehlikesi, kötülüğün artık kapıyı kırarak girmemesi. Bazen davet edildiği için içeri giriyor ve biz onun yüzünü ancak evin düzeni değiştiğinde fark ediyoruz.

 

—Okurun katilin zekâsına hayran kalması veya onunla empati kurması ihtimalini tehlikeli buluyor musunuz? Yazarken ona belli ölçüde “haklılık payı” bırakmanın riskini düşündünüz mü?

Bu riski özellikle düşündüm. Zeki bir antagonist okuru kendine çeker; çünkü insan zihni düzen kurabilen, öngörebilen ve sınırları zorlayan karakterlere doğal bir merak duyar. Ancak merak ile hayranlık, hayranlık ile meşrulaştırma arasındaki mesafe bazen tehlikeli ölçüde kısadır. Ben katilin iç mantığını anlaşılır kılmaya çalıştım, eylemlerini haklı kılmaya değil. Bir insanın neden karanlığa girdiğini anlamak, karanlığı mazur görmek değildir. Okurun zaman zaman onun düşünce sistemine yaklaşmasını istedim; fakat orada rahat etmesini istemedim. Çünkü iyi yazılmış bir kötünün görevi okuru kendine hayran bırakmak değil, hayranlığının nedeninden şüphe ettirmektir.

 

—Katilin zekâsı ile vicdansızlığı arasındaki dengeyi kurarken veya onun bakış açısına girerken zorlandığınız anlar oldu mu?

En zor olan, zekâyı karizma ile karıştırmamaktı. Katilin planlarını kurarken onun kadar sistematik düşünmek gerekiyor; fakat bu sistematiğin ardındaki ahlaki boşluğu da sürekli görünür tutmak gerekiyor. Bir noktadan sonra yazar karakterin zihnine fazla yaklaşırsa, onun dilini normalleştirme riski doğar. Ben bu mesafeyi korumak için bedene, kurbana ve geride kalan sessizliğe geri döndüm. Adli tıp bana her eylemin soyut bir “plan” olmadığını, bir bedende gerçek ve geri döndürülemez bir karşılığı bulunduğunu öğretti. Zorlandığım anlarda katilin zekâsına değil, bıraktığı hasarın ağırlığına baktım. Çünkü vicdansızlık, ne kadar akıllıca kurulursa kurulsun, geride her zaman düzensiz bir enkaz bırakır.

 

—Soner, otopsi masasında cesetleri incelerken biraz da kendi ruhunu parçalarına ayırıyor diyebilir miyiz?

Evet. Soner’in yaptığı her otopsi yalnızca ölüme ilişkin bir inceleme değil, kendi sınırlarına açılan sessiz bir kesidir. Bir bedeni sistematik biçimde incelerken duygularını kapatmak zorundadır; fakat kapatılan her şey kaybolmaz, yalnızca içeride başka bir yerde birikir. Soner kurbanlarda yalnızca ölüm nedenini aramıyor; kendi dayanıklılığının nerede biteceğini de ölçüyor. Bu nedenle otopsi masası onun için hem çalışma alanı hem de aynadır. Bedenler parçalarına ayrıldıkça, onun dünyayı anlamlı ve güvenli tutan inançları da ayrışır. Bazı insanlar kendilerini konuşarak tanır. Soner ise sustukça ve ölülerin karşısında kaldıkça kim olduğunu fark ediyor.

 

—Bir kurbanın bedenindeki izlerden katilin psikolojisini okumak sizce ne kadar mümkün? Bir cesedi “konuşturmak”, yaşayan birini sorgulamaktan daha mı zordur?

Beden failin bütün psikolojisini anlatmaz, fakat davranışının disiplinini, öfkesini, aceleciliğini, kontrol ihtiyacını ve bazen ritüellerini ele verebilir. Yaraların dağılımı, seçilen yöntem, müdahalenin süresi ve ölümden sonra yapılanlar bir davranış haritası oluşturur. Yine de bu haritayı “kesin kişilik analizi” gibi okumak tehlikelidir; bilim, etkileyici tahminlerden önce sınırlarını bilmelidir. Cesedi konuşturmak zordur, çünkü o cevap vermez; fakat aynı nedenle yalan da söylemez. Yaşayan kişi kelimeleri seçebilir, hatırladığını değiştirebilir, kendini koruyabilir. Ölü beden ise yalnızca iz bırakır. Sorun şudur: İzler dürüsttür, ama onları okuyan göz her zaman kusursuz değildir.

 

—Şiddetin dozunu artırmak yerine onu “hissettirmeyi” tercih etmenizin özel bir nedeni var mı? Sizce gerçek korku görünende mi, yoksa görünmeyende mi gizlidir?

Görünen şiddetin bir doyum noktası vardır; bir süre sonra okur kendini korumak için uzaklaşır ve görüntü etkisini kaybeder. Hissettirilen şiddet ise okurun kendi zihninde tamamlanır. Yazar yalnızca kapıyı aralar, içeride ne olduğunu okurun korkuları biçimlendirir. Bu nedenle görünmeyen çoğu zaman daha kişisel ve daha kalıcıdır. Ben vahşeti saklamak için değil, ağırlığını ucuzlatmamak için ölçülü kullandım. Bir bedenin başına geleni sayfalarca tarif etmektense, odada kalan kokuyu, yanlış yerde duran bir eşyayı ya da karakterin bir anlığına bakışını kaçırmasını anlatmak daha sarsıcı olabilir. Gerçek korku bazen gördüğümüz şey değildir; gördükten sonra zihnimizin göstermeye devam ettiği şeydir.

 

—Roman boyunca sessizlik çok güçlü bir unsur olarak hissediliyor. Sizce insanı daha çok korkutan şey sesler mi, yoksa sessizlikler mi?

Ses bir tehlikenin yerini belli eder; sessizlik ise onun nerede olduğunu gizler. Bu yüzden sessizlik bana daha ilkel ve daha derin bir korku gibi geliyor. Özellikle bir sesin olması gereken yerde hiçbir şey duymamak, zihni olasılıklarla doldurur. Otopsi salonlarının, boş koridorların ve bekleme anlarının kendine özgü bir sessizliği vardır; bu sessizlik boş değildir, söylenemeyenlerle doludur. Romanda sessizliği yalnızca atmosfer için değil, karakterlerin bastırdığı gerçeklerin dili olarak kullandım. İnsan bazen bir çığlıktan ürker, ama ona hazırlıklıdır. Asıl korku, çığlığın gelmesi gerektiği hâlde gelmediği anda başlar.

 

—Yazarken sizi gerçekten uykusuz bırakan veya “bu sahneyi fazla ileri götürdüm” dediğiniz bir an oldu mu?

Oldu. Beni uykusuz bırakan sahneler çoğu zaman en kanlı olanlar değildi; bir karakterin başına gelecek şeyi henüz anlamadığı, fakat okurun yaklaşan felaketi sezdiği anlardı. Çünkü o sahnelerde şiddet gerçekleşmeden önce insanın savunmasızlığı ortaya çıkıyor. Bazı bölümlerde metni bitirdikten sonra geri dönüp kendime şu soruyu sordum: Bu sahne hikâyenin hakikati için mi var, yoksa yalnızca sarsmak için mi? Cevap ikincisiyse çıkardım ya da yeniden yazdım. Karanlık yazmak sınırsız olmak değildir; tam tersine, nerede duracağını bilmektir. Yine de bir sahnenin fazla ileri gidip gitmediğine bazen yazar değil, gece karar verir.

 

—İnsan bedenini en savunmasız hâline getiren şey sizce acı mı, yoksa korku mu?

Acı bedeni daraltır; korku ise bütün dünyayı. Acı başladığında insan çoğu zaman onun kaynağına odaklanır. Korku ise henüz gerçekleşmemiş olanı da bedene yaşatır; zamanı uzatır, seçenekleri azaltır ve kişinin kendi zihnini kendisine karşı kullanır. Bu nedenle korkunun daha savunmasız bırakıcı olduğunu düşünüyorum. Acının bir sınırı, bir yeri ve bazen tedavisi vardır. Korku ise sınırlarını bilmediğimiz için büyür. En ağır an, insanın ne olacağını bilmediği ama bir şey olacağından emin olduğu andır. Beden çoğu zaman darbeyle değil, bekleyişle teslim olur.

 

—Sizce insan gerçekten dışarıdaki kötülükten mi korkuyor, yoksa kendi içinde ona ait bir parça bulmaktan mı?

Dışarıdaki kötülük daha kolaydır; ona bir yüz verir, bir ad koyar ve kendimizden uzaklaştırırız. Asıl rahatsız edici olan, aynı karanlığın çok daha küçük ve gündelik biçimlerinin bizde de bulunabileceğini fark etmektir: kayıtsızlık, intikam arzusu, başkasının acısına duyulan merak, güce yaklaşınca değişen vicdan… Elbette bunların varlığı insanı katil yapmaz. İnsan olmak, karanlık dürtülerin hiç bulunmaması değil; onlara rağmen sınır kurabilmektir. Romanın okuru huzursuz etmesini istediğim yer de burası. Canavarın bizden tamamen başka olduğunu düşünmek rahatlatıcıdır. Fakat bazen bizi asıl korkutan, onun yüzünde yabancı değil, çok uzaktan tanıdık bir ifade görmektir.

 

—“Beş Duyunun Kasabı”nda okuru psikolojik olarak en çok zorlayan unsur sizce hangisi: kurgu mu, psikoloji mi, yoksa atmosfer mi?

Bence atmosfer. Kurgu okuru ilerletir, psikoloji karakterlere yaklaştırır; fakat atmosfer okurun bedenine yerleşir. Bir odaya girdiğinizde henüz hiçbir şey olmamış olsa bile orada kalmak istemediğinizi hissedebilirsiniz. Ben romanda tam olarak bu duygunun peşindeydim. Okurun yalnızca “sonra ne olacak?” diye değil, “burada neden nefes alamıyorum?” diye düşünmesini istedim. Koku, sessizlik, ışık, mesafe ve bekleyiş; olaylardan bağımsız bir tehdit duygusu kuruyor. Kitap kapandığında kurgu hatırlanabilir, karakterler tartışılabilir. Fakat iyi kurulmuş bir atmosfer, okur gece ışığı kapattığında yeniden başlar.

 

—Okur bu kitabı bitirdiğinde kendi dünyasına ve diğer insanlara bakışı sizce nasıl değişecek?

Okurun herkesten şüphelenmesini değil, gördüğü şeylere biraz daha dikkatle bakmasını isterim. İnsan yüzleri, gündelik alışkanlıklar ve sıradan mekânlar ilk bakışta göründüklerinden daha fazla şey taşır. Kitap bittikten sonra bir kokunun anıyı nasıl uyandırdığını, sessizliğin nasıl baskı kurduğunu ya da bakışın bazen dokunmaktan daha saldırgan olabileceğini fark edebilir. Belki de en önemlisi, kötülüğün her zaman olağanüstü bir görüntüyle gelmediğini görecektir. Çoğu zaman sıradanlığın içine saklanır, görevini yapar, selam verir ve bekler. Romanın okurun dünyasını karartmasını değil, karanlıkta ayrıntıları daha iyi seçmesini isterim.

 

— Eğer bu roman sinemaya uyarlansa, hangi sahnenin izleyiciyi koltuğa çivileyeceğini düşünüyorsunuz?

Spoiler vermeden söyleyebilirim: İzleyiciyi koltuğa çivileyecek sahnenin en kanlı sahne olmayacağını düşünüyorum. Bir duyunun devreden çıkarıldığı, karakterin bulunduğu mekânı artık alıştığı biçimde okuyamadığı ve seyircinin de onunla birlikte yön duygusunu kaybettiği bir sekans düşünün. Sinemada bunu görüntüden çok ses tasarımı, ritim ve eksiltmeyle kurmak isterdim. Kamera her şeyi göstermemeli; bazen kadrajın dışında kalan şey, içeridekinden daha ağırdır. O sahnede seyirci yalnızca karakteri izlemeyecek, kendi duyularına da güvenemediğini hissedecek. Koltuğa çivileyen şey saldırının kendisi değil, saldırının ne zaman başladığını anlayamamaktır.

 

—“Beş Duyunun Kasabı”nda şiddet ve vahşet oldukça sarsıcı bir atmosfer içinde anlatılıyor. Bu karanlık dünyanın bazı okurlar tarafından yanlış yorumlanıp örnek alınabileceği ihtimali sizi hiç düşündürdü mü?

Elbette düşündürdü. Şiddeti anlatan her eser, onu estetize etme ya da yanlış bir zihin tarafından farklı okunma riskini taşır. Bu nedenle yöntemleri bir kullanım kılavuzu gibi ayrıntılandırmaktan, faili yüceltmekten ve mağdurun acısını dekor hâline getirmekten özellikle kaçındım. Benim için karanlığı yazmanın ahlaki şartı, sonuçlarını görünür kılmaktır. Şiddet romanda bir güç gösterisi olarak başlayabilir, ama ardında bedenlerde, ailelerde ve hafızalarda kalan hasar mutlaka hissedilmelidir. Bir metin bütün yanlış okumaları engelleyemez; fakat neyi romantikleştirdiğinin sorumluluğunu taşır. Kötülüğü saklamak istemedim, ona hayranlık duyulacak temiz bir yüz de vermedim.

 

—Son olarak; eğer karanlığın gerçekten bir anatomisi varsa, sizce onun kalbi nerede atıyor?

Karanlığın kalbi öfkede değil, kayıtsızlıkta atıyor olabilir. Öfke görünürdür; ses çıkarır, iz bırakır ve çoğu zaman fark edilir. Kayıtsızlık ise sessizce alan açar. Birinin acısını görüp başımızı çevirdiğimizde, bir uyarıyı önemsemediğimizde, sorumluluğu başka bir kapıya bıraktığımızda karanlık biraz daha düzenli çalışmaya başlar. Büyük kötülükler çoğu zaman tek bir büyük karardan değil, çok sayıda küçük vazgeçişten beslenir. Bu yüzden karanlığın anatomisini açtığınızda merkezde bir canavar bulmayabilirsiniz. Belki yalnızca uzun süredir kimsenin dinlemediği, yavaş ve sakin atan bir insan kalbi vardır.

 

Dr. Cihangir Işık’ın yanıtları, Kırmızı Ritüel ile temelleri atılan ve Beş Duyunun Kasabı ile derinleşen bu serinin sadece sürükleyici birer polisiye kurgudan ibaret olmadığını gösteriyor. Karşımızda; estetik, hukuk, etik ve adli tıp biliminin kesişiminde yükselen multidisipliner bir sorgulama var.

Röportaj boyunca öne çıkan en çarpıcı vurgu; kötülüğün tek bir “hasta” zihne hapsedilip geçiştirilemeyeceği, aksine toplumsal kayıtsızlığın ve gündelik duyarsızlıkların gölgesinde beslenip büyüdüğü gerçeğidir. Otopsi masasında neşterin kestiği her doku ve zihnin manipüle edilen her alanı, okuru kendi algı sınırlarıyla yüzleşmeye zorluyor.

Işık’ın da ifade ettiği gibi: “Karanlık, çoğu zaman gördüğümüz yerde değil; görmeyi reddettiğimiz yerde büyür.”

Beş Duyunun Kasabı, okuru karanlık bir kurgunun içinde kaybetmeyi değil; kapak kapandığında o karanlığın içindeki ayrıntıları fark edebilecek bir sezgiye kavuşturmayı hedefliyor. Ve fısıldadığı en büyük gerçek belki de şu: Asıl tehlike kapıyı kırarak gelen vahşet değil, içeri sessizce davet ettiğimiz kayıtsızlıktır.

 

 

Kitap41 Okuma Kulübü olarak, insan zihninin karanlık dehlizlerine, algının sınırlarına ve kötülüğün anatomisine ışık tutan bu samimi söyleşi için değerli yazar Dr. Cihangir Işık’a teşekkür ediyoruz. Bu röportajın okurlarımızı yalnızca romanın dünyasına değil, kendi duyularını, gerçeklik algılarını ve insan doğasına dair düşüncelerini de yeniden sorgulamaya davet etmesini diliyoruz.

Röportaj: Serpil Meriç

Kitap41 Okuma Kulübü

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Bir Kürdilihicazkâr Şarkı Gibi / Galip Uçar

Next Post

Ait Olma, Ait Kıl / Ez-Davudi

Serpil Meric

Serpil Meric

Next Post
Ait Olma, Ait Kıl / Ez-Davudi

Ait Olma, Ait Kıl / Ez-Davudi

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Ait Olma, Ait Kıl / Ez-Davudi
  • Adli Tıp Dosyaları- Beş Duyunun Kasabı Yazarı Dr. Cihangir Işık ile Söyleşi / Serpil Meriç
  • Bir Kürdilihicazkâr Şarkı Gibi / Galip Uçar
  • Gurbet / Gülveren Gündoğdu
  • Gözlerimin Penceresinden / Yönetman (Yöneten Adam)

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.