Duvar. Ne tuhaf bir kelime. Önce insanlara karşı ördüğü duvarları düşündü. Bazen umarsızca örerdi, ulaşılmak istemezdi. Aramasınlar, her gün mesaj yazıp ne yaptığının hesabını sormasınlar, üstüne bir de buluşmak istemesinler diye. Bazen yeni tanıştıklarına karşı örerdi, bazen de yıllardır tanıyıp da tanımaktan pişman olduklarına karşı. Aslında çok sabırlıydı fakat sabrının da bir duvarı olduğunu yeni öğrendi. Ne de olsa her şeyi bilen ama nerede duracağını bilmeyenler yüzünden insanların etrafı duvarlarla kaplıdır. Bunları düşünmek karnını acıktırdı. Bir pizza sipariş edip en sevdiği tekli koltuğa oturdu. Etrafına bakınmaya başlayınca duvarlar üzerine geliyor gibiydi. Ruhu daralınca böyle hissederdi. Acaba benim ördüğüm duvarlar da insanların üzerine geliyor mu?
Üzerine çöken buhrana karşı çareyi pencereyi açmakta buldu. Evin önündeki parkta cıvıl cıvıl oynayan çocukları, çocukların parkta oynamasını fırsat bilip uzun uzun telefon görüşmesi yapan anneleri, ülkeyi kurtaran iki yaşlı amcayı ve pamuk şeker satan adamı görünce biraz sakinleşti. Hayat normal seyrinde devam ediyordu ve nadiren de olsa kendisini bu seyrin bir parçası gibi görüyordu. Peki şu telefonla konuşan kadın da hiç bir duvara toslamış mıydı? Çok sevdiği adam mı yoksa mahalledeki en iyi arkadaşı mıydı buna sebep? Çok acımış mıdır canı birden toslayınca? Kaç gün ağlamıştır ki? Pamuk şekerci adam hayatından memnun görünüyor. Çok para kazanmadığı halde mutlu.
Mutlu olmak için duvarlara ya da sınırlara ihtiyacı var mı insanın? Az önce gelen pizza da onu mutlu etmişti. Pizzayı yerken tosladığı duvarları tek tek düşündü. Her biri ne kadar da özenle örülmüştü tıpkı kendi ördükleri gibi. Keşke duvar örmek yerine yolunu değiştirseydi, daha az yorulurdu, şimdi fark ediyordu.
Duvar. Kimi kimden korumak için? Ördüğün duvarların altında kendin kalmak için mi? Yoksa insanlardan kaçarken kendini hapsetmek için mi dört duvar? Sahi neden dört? Dört tarafı da çevrili olunca daha mı güvenli oluyor? Mezarın da dört tarafı çevrili; demek ki yaşarken bedenin içinde hapsolan ruh, ölünce intikam alırcasına bedeni dört tarafı çevrili mezara hapsediyor. Bir kitap ya da bir defter de dört köşeli. Duyguları hapsetmek için de dört sayısına ihtiyacı var insanın. Yazsa da okusa da çizse de hepsi dört köşenin içinde saklı.
Şekiller hep dikkatini çekmiştir ama bu dört duvar hiç ilgi çekici değildi. “Belki biraz boyamak gerek” dedi kendi kendine. Parktaki çiçekler gibi renk renk olsa bu dört duvar belki bu kadar iç karartmaz. Dışarı çıkınca ilk işi bir kutu kırmızı boya almak olacak. Kırmızıyı çok sever. Çoğu zaman mavinin huzur verdiği söylense de onu kırmızı dinç tutar. Kan rengi olduğu için belki de. Boğulacaksa da kırmızı duvarların arasında boğulsun. Hem sevdiği meyveler de hep kırmızı; çilek, karpuz, kiraz. Sevdiği şeyler elbet daha yakın gelir, ona hayatta olduğunu hissettirir. Kıpkırmızı bir elma mesela, avazı çıktığı kadar bağırır ben buradayım diye. Âdem’in yediği elma da kırmızı mıydı?
Nihayet dışarı çıkmaya karar verdi. Elleri cebinde amaçsızca sokaklarda dolaşmak, dünyanın en güzel şeylerinden biri olabilir. Gözü hep duvarlarda, dört köşelerde hatta kırmızıdaydı. Ara sokaklara dalınca müstakil bir evin önündeki duvara takılıp kaldı. Duvarın yarısı yıkılmış, dibinde de bir yaşlı kadın oturuyordu. Evin kapısı ise maviydi. Duvarı ören kişi hangi duygularla örmüştü? Öyle ya, içimizdeki duvarlar gibi bu duvar da insanlardan uzaklaşmak içindi. O duvarın ardında kim bilir kaç çocuk güldü, kaçı ağladı. O yaşlı teyze hep mutlu günler mi görmüştü duvarın ardında?
Teyze kızmadan yoluna devam etti. Koca koca binalar da dört köşeli; onlar da bedenleri ölmeden önce gömüyorlar. Yeryüzündeki devasa mezarlar. Bir yığın mutsuz insan her gün aynı saatte uyanıp işe gidiyor ve katlanan mutsuzluklarını bu duvarlara yansıtıyorlar. Müstakil evlerin duvarlarından daha ağır yükler taşıyan bu binalar insanlık adına yıkılması gerekiyor diye düşündü. Sonra bu duvarların depremlerde hayallerin de üzerine yıkıldığını düşünüp iç çekti; bu duvarlar hep baş belası.


