Ege’nin küçük bir ilçesinin sağlık ocağına pratisyen hekim olarak tayinim çıktı. On beş gün meyil izni alındı. Babamın tanıdıkları devreye sokuldu; ilçe ve civarı hakkında ileride lazım olacak gerekli bilgiler alındı. Araya hatırı sayılır kişiler sokulup mütevazı bir ev tutuldu. Babamın arabasıyla gidecektik. Annemle babam da hazır gitmişken hem minik bir tatil yapacak hem de evin eksikleri giderilecekti.
İçimde tarifsiz bir sevinç, içim kıpır kıpır… Yeni bir hayat, yeni insanlar ve öğrendiklerimi tatbik edecek olmanın haklı gururunu da yanımıza alıp yola çıktık. Babam, ilçe sınırları içine girince kendi arabasını dönüşte bana bırakmaya karar verdi. “Yok,” dedi, “burası arabasız olmaz. Araba sende kalsın, biz uçakla döneriz.” Valla ne yalan söyleyeyim, “Hayır,” demek içimden pek gelmedi. “Fena mı, hem şoförlüğümü geliştiririm,” diye de düşündüm. Annemin suratında tarifsiz bir endişe… Ona kalsa ben bakkaldan ekmek bile alamam. Ha, pek de haksız sayılmaz, o ayrı. Gerek üniversiteye hazırlanırken gerekse sınav zamanları odamdan dışarıya adım atmadım. Bir de araya malum pandemi girince, günde neredeyse on altı saate yakın bilgisayar başında çalış babam çalış… Annem ve babam, her ikisi de emekli hâkim. İsteseler istediğim yere tayinimi çıkarırlardı ama her ikisi de asla o topa girmezdi. Adım kadar eminim ki değil Batı’da bir kasabanın sağlık ocağı, Mardin Kızıltepe’de de olsa sonuç asla değişmezdi. Onlar nesillerinin son örnekleri insanlar…
Minik evime yerleştim. Sonuçta tek kalacağım; şöyle gerine gerine, içime sine sine eşyalarımı da aldım. Eşya dediğime bakmayın siz; bir masa, iki sandalye, yorgan, yastık, zaruri mutfak gereçleri… O kadar. Valide hanım da giderayak üç dört çeşit yemek yaparak buzdolabına koydu, sağ olsun. “Gerisi artık sende oğlum,” dedi. Masa üstüne de yemek tariflerinin olduğu bir ajanda bıraktı; tıkanırsam arayacakmışım. Sonuçta sayılı gün, on beşinci günün sonunda onları İstanbul’a uğurladım.
Pazar sabahı, ev sahibesi Gülten Hanım’ın fırçayla karışık sevgi cümleleriyle uyandım. Evlerimiz aynı bahçenin içerisinde, kapılar karşı karşıya; arada sadece 30 metrekarelik küçük bir bahçe var, o kadar. Elinde kocaman bir tencere dolusu yaprak sarması eşliğinde kapıya dayandı. Uyur uyanık bir vaziyette doğruldum. “Gara akşam oldu, sen daha kalkmadın mı?” dedi. Ne cevap vereceğimi şaşırdım. Annem ve babam kendi aralarında bile konuşurken sizli bizli konuştuklarından olsa gerek; ömrümde hiç görmediğim, duymadığım bir tarzı var: Fırça atar gibi ama sevgi dolu bir tonlamayla… Yüzümde Mona Lisa bakışı belirdi. Elindeki tencereyi bana uzattı, “Bunu,” dedi, “sana getirdim, acıkınca yersin.” “Aaaaa!” demişim, “Annem gibi sarmışsın.” “Senin anan nereden biliyormuş bunu?” demesin mi! “Teşekkür ederim Gülten Hanım,” dedim. Demez olaydım! “Hanım senin anandır,” dedi, “ben de senin anan sayılırım oğlum.” Dedim ya; hem sever gibi hem fırça atar gibi konuşuyor. Akşam da eşi Muzaffer abi geldi; sabahtan balığa çıkmış, ne tuttuysa akşama beni de çağırdılar, hep birlikte yedik. Müthiş komik insanlar! Fakat yan yana geldiklerinde öyle bir konuşuyorlar ki yemin ederim hiçbir şey anlamıyorum. Anlamadığım için de yüzlerine öyle aval aval bakıyorum. Öyle sizin televizyonlarda gördüğünüz ucuz dizilerdeki İstanbullu kızların konuştuğu gibi “Gari”, “Yapıpduru”, “Eee neetcen” gibi olsa işim kolay; fakat bu Muğlalıca bambaşka bir şey efendim! Ne demek istediğimi birazdan daha net anlayacaksınız.
Sabah ilk mesai günüm. Hayatımda ilk işim… Sabaha kadar uyuyamadım. Yatağın içinde bir sağa bir sola dön derken sabah altı olmuş. Gülten abla bahçede, “Günaydın doktor,” dedi. Gülüştük. Bu kadın hiç uyumaz mı? “Muzaffer abi nerede?” dedim. “İçeride, karpuz gibi yatıyor,” dedi. Valla komik kadın!
Sağlık ocağına yürüyerek de gidilirdi gidilmesine ama ben sıcaklardan olsa gerek arabayla gitmeye karar verdim. Aslında yürüyüş mesafesi taş çatlasa on dakika. Yola çıktık, dörtyol ağzındayım. Döner kavşağa geldim; önümde eski bir Renault marka araç, yerlilerin “steyşın” dediklerinden. İçinde beyaz saçlı, yaşlıca bir amca… O önde, ben arkada gidiyoruz. Birden durdu, sağa döner gibi yaptı, biraz gitti, vazgeçti, geri geri geldi. Öylesine bakıyorum ne yapacak diye. Bu sefer karşı yola yeltendi; az gitti, tekrar geriye taktı ve kavşak etrafında hızlıca bir döndü, burun buruna geldik! Ben şoktayım. Camı açtım, “Amca ne yapıyorsun?” dedim. Onun camı zaten açık… “İyiyim bizim oğlan, sen nasılsın?” demesin mi! Halini hatırını soruyorum sandı. Şimdi sen gel de bu insana kız!
Ağzımda kocaman bir gülümsemeyle sağlık ocağı girişine aracı park ettim. İçeri girdim; hızlıca bir tanışma merasimi… Altı hemşire, iki memur, dört doktor; hepi topu on iki kişiyiz. Muayenehaneme girdim. Orta yaşlı bir hemşire hemen yanıma geldi. Güler yüzlü, bir hayli kıdemli bir abla… Sordum; doğma büyüme buralıymış, çok sevindim. İleride anlayacağınız üzere bana çok faydası oldu. Derken ilk hastamızı çağırdık. Bilin bakalım kim? Az önce trafikte karşılaştığımız şu amca! Meğer sağlık ocağına geliyormuş. Beni gördü, tanıdı, tekrar gülüştük. Hemşire hanım “Tanışıyor musunuz?” diye sordu; anlattım, tekrar gülüştük. Amcayı sedyeye aldım. “Buyur amca,” dedim, “neyin var?” Dizini gösterdi, refleks çekiciyle bir iki vurayım dedim. “Ağrıyı ilk nerede hissettin?” dedim, demez olaydım! “Hükümet konağının orada,” demesin mi! Ben gülüyorum, hemşire gülüyor… Amca stand-up’çı çıktı! O kadar doğal ki anlatamam. Tam kendime geldim, “Biraz ciddiyet,” deyip “Amca sende şeker var mı?” dedim.
— Evde iki çuval olacaktı oğlum, dedi.
Hep beraber bir kez daha gülüştük. İlacını yazıp gönderdik. Giderken, “Sen buraya yeni mi geldin doktor?” dedi. “Evet,” dedim. “Nerede oturuyorsun?” Tarif ettim. “Haaa! Sen bizim Muzaffer’in yeni kiracısısın,” dedi, gitti.
Akşam mesai bitince eve gittim. Saat sekiz gibi kapı vuruluyor, hem de ne vurulma! Kalktım, açtım. Sabahki amca… “İyi akşamlar doktor,” dedi, arabasının bagajını gösterip “Bunlar senin,” dedi. Bir araba bagajı dolusu karpuz ve kavun… “Ben bunları tek başıma ne yapacağım?” dememe kalmadan beş çuval kavun ve karpuzu bir çırpıda indirdi. Araç rölantide… Yanaklarımdan öptü, teşekkür ederek aracına binip kayboldu. Beş çuval dolusu karpuz ve kavunu Gülten ablayla bölüştük. Meğer amca çiftçiymiş. Zaten burada herkes herkesi tanıyor.
İlk haftam birazcık da mesai arkadaşlarımı tanımayla geçti. Küçük molalar, atıştırmalar, çay-kahve molalarında bir araya gelinip yapılan bilindik sohbetler… Ama istisnasız hepsi çok iyi insanlar. Cuma günü mesai yarım gün; sağlık ocağı kilitlendi, çıktık. Memur Kudret Bey, “Size yemek ısmarlayayım mı?” dedi. Herkesin ağzı açık kaldı. Anladığım kadarıyla parayı çok seven biri. Pek görülmemiş, duyulmamış bir şey olduğundan dolayı herkes gülüştü. “Valla,” dedi, “size yemek ısmarlayacağım. Menüde pilav üstü tavuk, yanında ayran, bir de lahmacun var. Tatlı olarak da tulumba tatlısı.” “On iki kişiyiz,” dedi hemşire hanım, “hepimize mi?” “Evet,” dedi. Hemşire hanım, Kudret Bey’in huyunu bildiğinden olsa gerek, “Nerede sende o kadar para?” dedi. Kudret Bey güldü, “Para vermeyeceğim ki,” dedi. “Bizi nereye götüreceksin?” dedi hemşire hanım, “Düğün yemeğine mi?”
— Yoooo… — Sünnet yemeğine mi? — Hayır ama yaklaştın hemşire hanım, dedi. Cenaze yemeğine! Bizim mahallede mevlit var, sofra kurulmuştur. Gider yemeğimizi yeriz, üzerine de çayımızı içeriz, dedi.
Valla ne yalan söyleyeyim, cin gibi biri!
Bir sonraki haftaydı; genel sağlık taraması için köylere gidilecekti. Ben hariç kimse gitmek istemedi. Sıcaklardan mı, yolların virajından mı, bilemem… Çıktık yollara. Birlikte çalıştığım hemşire ablaya “Mutlaka sen de gel,” dedim. Pek gönülsüz de olsa “Tamam,” dedi. Dağ bayır geziyoruz; kafamı çeviriyorum deniz, diğer tarafa bakıyorum yemyeşil dağlar… Tuval gibi manzara! İlk köye giriş yaptık, muhtar karşıladı. Anons yapıldı derken köy okulu muayenehaneye çevrildi; şikâyeti olan geliyor. Her gelenin elinde bir poşet hediye: Kimi yumurta, kimi biber, kimi domates… Tarlasında ne varsa. “Kabul etmesen darılırlar,” dedi muhtar. Arabanın bagajı hınca hınç doldu.
Tam dönüşe geçilecek, araç çalışmadı. Muhtar köyden birine seslendi, gençten biri traktörle geldi. Bizim arabayı ipe bağlayıp karşı köye götürdü. Orada tamirci varmış, o anlarmış. Öyle de oldu; araç tamir edildi. Derken akşam oldu. Hava karardı kararmak üzere derken “Akşam oldu,” dedi tamirci, “yemeğinizi yiyin, öyle gidersiniz.” Yok mok desek de bize bir de sofra kurdurdu ki sormayın gitsin! Para teklif ettik araç tamiri için, suratımıza küfreder gibi baktı. Gördüklerime inanamadım. Ben bu kadar iyi insanı ömrümde bir arada görmedim. Tabii dönüşte Kudret Bey, bildiğinden olsa gerek, akşamın o saatinde bizi sağlık ocağının girişinde, kapıda karşıladı. Erzakların yarısını götürdü. Helalihoş olsun, o da muazzam biri gerçekten. Tek zaafı parayı ve avantayı biraz fazla sevmesi, o kadar.
Üçüncü hafta yine köy taraması yapılacak. Birlikte çalıştığımız hemşire abla “Yine mi ben gidiyorum?” dedi. “Abla,” dedim, “sensiz olmaz, etme eyleme!” Gönülsüz de olsa razı ettim. Bu, merkeze bayağı uzak bir köy; dağın tepesinde bir yerlerde… Şimdi gitsem hayatta bulamam. Neyse, köydeyiz. Yine muhtar geldi, yine köy okulu muayenehaneye çevrildi. Yaşlıca bir teyze ilk hastamız. “Teyze, şikâyetin ne?” dedim. Buraya dikkat…
— Yargınlama diklenti girdi, dedi.
“Anlamadım teyze,” dedim, “ne oldu?” Hemşire hanım anında lafa atıldı: “Sırtı ağrıyormuş doktor bey,” dedi. “Nasıl yani?” dedim. Gülüştük. “İşte,” dedim hemşire hanıma, “işte bu yüzden buradasın. Anlamıyorum abla ne dediklerini, dekoder gibisin,” dedim. Teyzeyi muayene edeceğim, “Sırtını açar mısın?” dedim. Teyze ne dese beğenirsiniz? “Bırak bırak,” dedi, “sen daha yangının ne olduğunu bildiğin yok, bir de beni muayene edecekmiş! Bırak hemşire kızım baksın,” dedi. Valla dedim ya, hem fırça atar gibi hem de bağırlarına basar cinsten sevgileri…
Bugün birinci ay oldu. Kasabanın pazar günü… Sadece yanıma muayeneye gelmiyorlar tabii. Hazır kasabaya uğramışken bizi görmeye gelenler de var, yazdığımız ilaçlar iyi gelince teşekküre gelenler de… Kasaba pazarına satmak için sebze meyvesini getirenler, bize de çam sakızı çoban armağanı gönüllerinden ne koparlarsa erzak getirip bırakıyorlar. İnanın hiçbirinin adını bile bilmiyorum. Evimi bilenler evime, bilmeyenler sağlık ocağına her hafta mutlaka yiyeceğimi içeceğimi getirip bırakıyorlar. Bekarım ya, o yüzden: Süt, yumurta, kavun, karpuz vesaire… “Yapmayın etmeyin,” diyorum, bu sefer üzülüyorlar. Hiçbir menfaati olmayan, koca yürekli köy insanları… Kısa bir süre önce davetiyeler de gelmeye başladı: Nişan, düğün, sünnet… Her hafta bir zarf getiriyor ilgili köyün muhtarı, üzerinde şöyle bir yazı: “Doktorumuza”
Bugün tam bir yıl oldu. Bizimkiler sabah görüntülü aradı, birinci yılımı kutlamak için. Annem “Nasılsın?” dedi.
— Needem beeee… Çalışıpduruz, dedim. Çalışıpduruz…




Çok sıcak, samimi ve tebessüm ettiren bir öykü olmuş abi. Özellikle Muğla’nın insanının ilişkilerini, taşra yaşamının içtenliğini ve genç bir doktorun mesleğe ilk adımlarındaki heyecanını doğal bir dille aktarması çok başarılı. Mizahın abartıya kaçmadan, karakterlerin doğallığından beslenmesi öyküyü daha da akıcı hale getirmiş. Okurken hem güldüm hem de eski mahalle kültürümüzü ve insanlarımızın birbirine olan sıcaklığını özlediğimi hissettim. Kalemine sağlık abi, bu güzel öykülerin devamını keyifle okuyacağız.
Ersoy’cum güzel yorumların için teşekkür ederim. Sıkı bir okuyucu olduğun belli. Ayrıca bunun için de seni tebrik ederim. Güzel yorumun için teşekkür ederim. Yazmaya devam edeceğim elbet. Selamlar, sevgiler…