KARA TREN
Anadolu Gotiği Türünde Bir Tefrika Serisi
ÖNSÖZ
Bu toprakların hafızası, yazılı sayfalardan çok, taşların arasına, rayların altına ve rüzgârın uğultusuna sinmiştir. Anadolu, unutmanın değil, hatırlamanın coğrafyasıdır. Her köyün bir yangın hikâyesi, her istasyonun bir ağıtı vardır. Biz ise çoğu zaman o ağıtları duymayız. Ama bazı geceler, sis çöktüğünde ve rüzgâr doğru yönden estiğinde, onlar bize seslenir.
“Kara Tren”, işte o seslerden birinin peşine düşenlerin hikâyesidir. Samsun-Çarşamba demiryolu hattı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yerli sermaye ile inşa ettiği ilk demiryolu olarak tarihe geçti. 1926’da, bizzat Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gümüş bir kazma ile temel attığı bu hat, beş yıl boyunca bölgenin can damarı oldu. Sonra iflas etti, kapandı, rayları söküldü ve istasyonları yıkıldı. Ama bazen, bir hat fiziksel olarak yok olsa da, ruhu hala yaşamaya devam eder.
1915 yılında, bu demiroylu hattı henüz inşa halindeyken, bir asker treni Tekkeköy civarında raydan çıktı. Kırk yedi asker kayboldu. Cesetleri bulunamadı. Ailelerine “kayıp” haberi gitti. Mezar yoktu, dua yoktu, yas yoktu. Sadece bir boşluk, bir bekleyiş ve bir unutuluş vardı.
İşte bu boşluktan doğdu “Kara Tren”. Her sisli gecede gelen, her gelişinde bir künye bırakan ve her bıraktığı künye ile “unutma” diyen o tren.
Okuyacağınız bu tefrika serisi, yerel anlatılarından, arşiv kayıtlarından ve bu toprakların kadim hafızasından beslenmiştir. Karakterler ve olaylar kurgusaldır. Ancak hatıralar, acılar, kayıplar ve unutulmama arzusu gerçektir.
Anadolu Gotiği dediğimiz şey, Batı’dan ithal edilmiş bir korku değildir. Aksine bu toprakların taşlarına, sularına, rüzgârına işlemiş bir hüznün ve bir sırrın adıdır. İşte “Kara Tren”, bu topraklara has bir Anadolu Gotiği Tefrikası olarak o sırrın kapısını sizler için aralıyor. Ne kadar açacağına ise siz değerli okurlar karar vereceksiniz.
Çünkü unutulmak, ölümden beterdir. Ve hatırlanmak, en büyük duadır.
— Anadolu Gotiği geleneğinin karanlık bir temsilcisi olarak, bu satırları yazarken adımı değil, ruhumu bırakıyorum. —
TEFRİKA-I: SON DÜDÜK
Birinci Bölümden oluşan bu Anadolu Gotiği Tefrikası, 1931 yılının Kasım ayında başlar…
⚜ BİRİNCİ BÖLÜM ⚜
Sis ve Raylar
1931 yılının Kasım ayıydı.
Karadeniz’in üzerinden gelen soğuk rüzgârlar, Samsun’un dar sokaklarında ıslık çalarak dolaşıyor, denizden yükselen nemli hava, akşam saatlerinde şehrin üzerine çöken sisle birleşerek şehri çepeçevre saran bir örtüye dönüşüyordu. Bu mevsimde günler erkenden kararır, sokak lambalarının titrek ışıkları kaldırımlar ve yol yüzeylerinde birbirini kovalayan gölgeler oynatırdı. Ama bu sonbahar, başka bir karanlığı da beraberinde getiriyordu.
Samsun-Çarşamba demiryolu hattı, tam beş yıldır işlettiği toprakların bereketini artık taşıyamaz olmuştu. Nemlizadeler’in iflas haberi, şehirde fısıltıyla yayılırken, hat boyunca dikili çınarların yaprakları dökülüyor, istasyon binalarının boyaları soyuluyor, rayların arasında biriken yapraklar rüzgârla savrulup duruyordu. Kapanma kararı kesinleşmiş, yılbaşından itibaren seferler durdurulacaktı. Bu, sadece bir ticari girişimin sonu değil, bir devrin de kapanışıydı.
Makinist Cafer Usta, elli iki yaşında, otuz yılı aşkın demiryolcuydu. Babası da demiryolcuydu, ondan önce dedesi de. Ama onlar Rumeli hatlarında çalışmıştı. Cafer Usta ise bu genç Cumhuriyet’in ilk millî demiryolu hattında görev yapmanın gururunu taşıyordu. 1926’da, Gazi Paşa’nın bizzat gelip temel attığı o törende, lokomotifin düdüğünü çalan da oydu. O gün, göğsü kabarmıştı. Şimdi ise o hattın son seferlerini yapacak olmanın hüznü vardı içinde.
Elleri kömür isinden kapkaraydı, parmakları kalın nasırlarla kaplıydı. Ama o kulaklar öyleydi ki bir lokomotifin gidişini ray üzerinde meydana gelen en ince titreşimden hisseder, bir arıza olduğunda daha ses çıkmadan nerede olduğunu bilirdi. Kahverengi çerçeveli gözlüğü altında parlayan mavi gözlerindeki bakışları, raylar gibi düz ve derindi. Belki de yıllarca aynı raylara bakmaktan, zamanla raylar gibi keskin ve sabit olmuştu. Sessiz bir adamdı Cafer Usta. Az konuşur, çok dinlerdi. Ama konuştuğu zaman da söyledikleri hem gönülde tartılmış hem de mantıkta ölçülmüş sözler olurdu.
O gece nöbetçiydi. Tamir ettiği lokomotifin işi uzamış ve gönüllü olarak vardiyaya kalmıştı. Bu durumu her ne kadar eşine telefonla bildirdikten sonra ondan biraz papara yemiş olsa da işine olan sevgisi ve sorumluluk duygusu daha ağır basmıştı.
Samsun Garı’nın loş ışıklı nöbetçi odasında oturuyordu. Üzerinde ince mavi dal motifleri olan beyaz renkli fakat defalarca kaynatılmaktan rengi sararmış teneke demliğinde uzun süre ağır ateşte demlenmesi neticesinde kırmızımsı morumsu bir renge dönüşmüş ıhlamurunu kulplu cam bardağına koyduktan sonra keyifle yudumluyordu. Büyükçe bir kulübe varî ahşap gar binası küçüktü ama ona yıllardır ikinci evi vazifesi görüyordu. Duvarlarda eski takvimler, birkaç çiviye asılı yağlı bez ceket, köşede demir bir soba. Sobanın üzerinde demlik, yanında ince belli çay bardakları. Pencerenin önünde duran eski ahşap masanın üzerinde bir gaz lambası, bir defter, bir de kurşun kalem vardı. Bu deftere, her gün olan biten, trenlerin saatleri, arızaları, hava durumu yazılırdı. Birkaç yılın birikimiydi o defterler. Bir köşede duran sandıkta belki de onlarcası vardı.
Son tren akşam sekizde gelmiş, yolcularını indirmiş, lokomotif gar binasının arkasında depo olarak adlandırılan açık alana çekilmişti. İleriki yıllarda gar binasının bitişiğine atölye binası eklenmesi planlanıyordu. Fakat Ankara’ya gönderdikleri bu taleplerine henüz olumlu bir dönüş olmamıştı. Cafer Usta bu atölyenin olmasını çok istiyordu. Çünkü gerek aletlerin ve makinelerin belirli bir düzende istiflenmesi, gerek üzerinde çalıştığı lokomotifin parçalarının hassasiyeti, gerekse kar ve yağmur yağdığında üşümeden rahatça çalışabilmek… Ayrıca banyo, soyunma odası ve tuvalet ihtiyaçları da karşılanmış olacaktı.
Peron boşalmış, bilet gişesinin kepenkleri inmiş, gar kapısının üstündeki büyük saat on biri vurmuştu. Cafer Usta, yarın yapılacak son seferin hazırlıklarını düşünüyordu. Aslında son sefer demek ne kadar doğru olur bilmiyordu. Belki de son sefer değil, veda seferi olarak adlandırmak daha doğru olur diye içinden bir tebessüm geçirdi.
Soba çatırdıyordu. Rüzgâr bölgede dayanıklı olarak bilinen kestane ağacından yapılmış ahşap pencerenin tahtalarını tıkırdatıyordu. Saat on biri vurduğundan beri dışarıda her zamankinden daha yoğun bir sis çökmeye başlamıştı. Öyle bir sis ki, gar çevresindeki sokak lambalarının ve el fenerlerinin ışığı ancak birkaç adım öteyi aydınlatabiliyor, gar binasının ahşap duvarları bile silik birer gölge gibi görünüyordu. Cafer Usta, bu sise alışkındı. Karadeniz’in bu mevsimdeki hırçınlığını bilirdi. Ama o gece, sisin içinde başka bir şey vardı. Bir ağırlık, bir bekleyiş, bir hüzün…
Birden, uzaktan bir düdük sesi duyuldu.
Cafer Usta irkildi. Çünkü o saatte sefer yoktu. Bunu herkesten iyi bilirdi. Ama ses yaklaşıyordu. İnce, acılı, yanık bir ses. Sanki dışarıda bir yerde birisi can çekişiyor gibiydi. Öyle bir sesti ki, insanın içine işliyor, tüyleri diken diken ediyordu. Ne bir lokomotifin güçlü ve tok sesine benziyordu, ne de bir düdüğün uyarı sesine. Daha çok, bir inilti gibiydi, bir feryat gibi.
Çevresi tarafından yufka yürekli ve yardımsever olduğu çok iyi bilinen Cafer Usta, hemen oturduğu nöbetçi odasından fırladı ve gar binasının önündeki perona koştu. Sis o kadar yoğundu ki, ayaklarının altındaki çelik rayları, ahşap traversleri ve altlarındaki balast taşlarını gözüyle zar zor seçebiliyordu. Ama ses yaklaşıyordu.
Raylar titremeye başladı. Önce hafif bir titreşim, sonra giderek artan bir sarsıntı. Bir tren geliyordu. Bundan emindi. Hem de hızla.
Sisin derinliklerinden sesin geldiği tarafa daha dikkatli bakabilmek adına gözlüklerinin ardındaki mavi gözlerini kıstıktan sonra sisin içinde iki kırmızı ışık gördü. Bunlar o zamanın lokomotiflerinin ön tarafında biri sağında ve biri solunda olmak üzere iki adet olarak yer alan, hatta ustalar arasında “kedi gözü” olarak adlandırdıkları eski tip ilk dönem farlarındandı. Ama lokomotifin ve ardındaki vagonların ışıkları sönüktü.
Lokomotif ve ardında çektiği vagonların silueti sanki birer hayal gibiydi. Bazen sisin içerisinde siluet titreşiyor, yer yer sisin içinde eriyip kayboluyor, sonra yeniden beliriyordu. Ne bacasından çıkıp havada bırakmış olduğu bir buhar bulutu vardı, ne de tekerleklerin raylara vurduğu o bildik gürültü. Sadece o acılı düdük sesi ve rayların altından gelen derin bir uğultu.
Tren yavaşça istasyona yanaştıktan sonra Cafer Usta’nın şaşkın ve meraklı bakışları eşliğinde peronun önünde durdu. Vagonların bir başında ve bir sonunda yer alan kapıları açıldı. Ama vagonların içinden hiç kimse inmedi. Vagonların pencerelerinde bir takım siluetler vardı. Bunlar insan siluetleriydi. Fakat hareket etmiyorlardı. Sadece oldukları yerde kıpırdamadan duruyor ve dışarı bakıyorlardı. Yoğun sis ve vagon içerisinde aydınlatma olmadığı için yüzleri seçilemiyordu. Sisin arkasında bir nevi sadece vagon camlarındaki koyu lekeler gibi görünüyorlardı. Ama üzerlerinde üniformalar, kasketler, omuzlarda tüfekler olduğunu fark eden Cafer Usta, onların asker olduğunu anladı. Hepsi hareketsiz, hepsi sessiz, hepsi gözlerini perona doğru dikmiş bekliyorlardı.
Vagonların camlarında hareketsiz bir şekilde duran asker siluetlerine doğru elini kaldırdıktan sonra “Hey!” diye seslendi Cafer Usta. “Kim var orada?”
Sesi, gar binasının ıssız çevresinde ve peronun boşluğunda yankılandıktan sonra etrafı kaplayan sis tarafından yutuldu. Ne bir çıtırtı, ne de bir esinti… Hiçbir cevap gelmedi. Bunun üzerine hâlihazırda durmuş olduğu perondan trene doğru bir adım attı. Vagonların kapıları açıktı fakat vagonların içerisi zifirî karanlıktı.
Tam en yakınındaki vagon kapısına yaklaşıp ardındaki zifirî karanlığa elindeki feneri doğrultmaya karar verdiği an, durduğu yerin ön sağ çaprazı hizasında ve yaklaşık iki adım mesafede, rayların üzerinde aniden bir şey parladı. Elindeki feneri parlayan şeyin üzerine doğru tuttu. Gözlüklerini düzelttikten sonra gözünü kısarak dikkatlice parıltıya doğru baktığında bunun en fazla iki parmak kalınlığında küçük bir metal parçası olduğunu gördü. Yanına yaklaştıktan sonra eğildi ve onu yerden aldı.
Eliyle gözüne yakınlaştırıp dikkatlice baktı. Bu bir asker künyesiydi. Paslanmış ve yıpranmış. Fakat üzerindeki yazılar hâlâ az çok belirgindi. Yüzeyini parmağıyla ve cebinden çıkardığı mendil ile ovalayarak alelacele temizledi. Harfleri okuyabilmek için elindeki feneri temizlediği yüzeyin üzerine tuttu. Fener ışığının yansıması eşliğinde elinde birkaç kez evirip çevirdikten sonra, eski harflerle metal parçanın üzerinde kazınmış ismi okumaya çalıştı:
“Mehmet oğlu Ali’nin, 1310 doğumlu, Çarşambalı.”
Cafer Usta, künyeyi avucunda sıktı. Metalin buz gibi soğukluğunu avucunun içerisinde hissetti. Başını kaldırdığında, tren yavaşça hareket ediyordu. Tüm kapılar aynı anda kendiliğinden kapandı. Düdük yeniden çaldı. Bu kez düdüğün sesi daha acılı, daha ince ve daha yanıktı. Tekerleklerinden etrafa yayılan duman eşliğinde yavaşça hareket etmeye başlayan tren, adeta rayların üzerinde süzülürcesine hızlandıktan bir süre sonra sisin içinde kayboldu. Sanki hiç gelmemiş gibi.
Cafer Usta, peronda öylece kalakaldı. Elindeki metal künyenin etkisinden mi, yoksa biraz önce şahit olduklarından mı bilinmez, soğuk soğuk terliyordu.
Saat on biri çeyrek geçiyordu.
15 Kasım 1931.
⚜ İKİNCİ BÖLÜM ⚜
Künye
Güneş doğarken, nöbetçi odasındaki masada yarı uyur yarı uyanık vaziyette oturan Cafer Usta, masa üstüne koymuş olduğu kolu marifetiyle desteklediği eliyle hafif sakallı yanağını kavramış bir biçimde, kahverengi kemik gözlüklerinin ardında derin düşüncelere dalmış olduğu aşikâr mavi gözleriyle pencereden dışarıdaki bir noktaya adeta hipnoz olmuş gibi bakıyordu.
Dün akşam görmüş olduklarının bir halüsinasyon mu yoksa gerçek mi olduğunu kendi içinde sorgulayan Cafer Usta’nın diğer elinde hâlâ o metal künye vardı. Gece boyu uyuyamamış ve ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Gördüğü tren gerçek miydi, yoksa bir hayal mi? Elindeki metal künye gerçekti. Onu avucunda hissediyordu. Defalarca avucunun içerisindeki künyeye tekrar baktı, tekrar üzerindeki yazıları okudu ve tekrar evirip çevirdi.
Künyenin üzerine ince bir işçilikle nakşedilmiş o bilgiler: Mehmet oğlu Ali’nin, 1310 doğumlu, Çarşambalı. Bir de künyenin en alt kısmında, bu bilgilerin alt hizasında yer alan, daha küçük ve eğik harflerle nakşedilmiş ve ancak dikkatli bir gözün fark edebileceği siliklikte bir künye numarası ve simge: 1347 ve bu numaranın sağ hizasında yer alan hilal şeklinde küçük bir motif.
İstasyon çalışanları gar binasına yeni yeni gelmeye başlamıştı. Birazdan mesai başlayacaktı. Cafer Usta, vardiyasını yeni gelen arkadaşına devrettikten sonra alelacele gar binasının müdüriyet kısmına yöneldi. İsmet Bey’i buldu.
İstasyon Şefi İsmet Bey, elli yaşlarında, kel kafalı, gözlüklü, şık takım elbisesine eşlik eden ipek kravatı, yaka mendili, kol düğmeleri ve çarşamba işi sivri burunlu deri ayakkabısı ile her zaman düzgün giyinen bir adamdı. Memuriyetin verdiği etik sorumluluk olsa gerek, havalar ne kadar soğuk ya da ne kadar sıcak olursa olsun daima takım elbise giyerdi. Ayrıca takım elbisesinin altında iç yeleği asla eksik olmazdı. Bu iç yeleğinin ön sağ cebinde ise dışarıdan sadece metal zinciri görünen köstekli saati olurdu. Zamanı sürekli bu saatinden takip ederdi. Yirmi yıldır demiryollarının farklı kademelerinde çalışmış olmasından mütevellit her trenin, her rayın, her traversin sesini çok iyi bilirdi. Onun nezdinde trenler sadece bir makine değil, doğal yaşam alanı raylar ve istasyonlardan teşkil edilmiş olan birer canlıydı. Her birisi, kendisini diğerlerinden spesifik olarak ayırabilecek nitelikte özelliklere haiz olmakla beraber bu kendine has özellikleri sebebiyle her birini farklı bir canlı olarak addetmekteydi. Çünkü ona göre bu canlı trenlerin her birinin ayrı bir sesi ve ayrı bir nefesi vardı.
İsmet Bey, evvela künyeyi kabaca inceledi. Akabinde ceketinin iç cebinden çıkardığı yakın gözlüğünü taktıktan sonra gözüne doğru yaklaştırmak suretiyle künye üzerindeki yazıları dikkatlice okumaya çalıştı. Akabinde birkaç kez ışığa tutmak suretiyle tekrar tekrar baktı. İncelemesi tamamlanıp gözlüğünü gözünden çıkardıktan sonra metal künyeyi Cafer Usta’ya uzatarak:
“Asker künyesi bu,” dedi. “Ama eski. Çok eski. 1310 doğumlu demek. Bu bir rumî takvim tarihi. Rumî takvimdeki 1310 yılı, miladî takvimde 1915 yılına tekabül eder. Buna göre eğer 1915’te on sekiz yaşında askere gitmiş olduğunu varsayarsak, şimdi otuz dört yaşında olurdu. Peki, nerede buldun bunu?”
Cafer Usta, ilk önce anlatmakta tereddüt etti. Ama içindeki yük o kadar ağırdı ki, dayanamadı. Gece gelen treni anlattı. Sislerin içinden süzülen lokomotifi, pencerelerdeki siluetleri ve sonra sisin arasında kayboluşunu. Kendi ıslık sesini kullanmak suretiyle düdüğün çıkardığı sesi taklit etmeye çalıştı. Düdüğün nasıl inlediğini anlattı.
İsmet Bey, onu pür dikkat dinledi. Cafer Usta anlatısını bitirdikten sonra İsmet Bey’in yüzü ciddileşti. Sonra basit bir kafa hareketiyle yüzünü sağ taraftaki pencereye doğru çevirdi. Kısa bir süre gözleri dışarıya dalıp gitti. Akabinde yüzünü Cafer Usta’ya çevirip:
“Bunu başkasına anlatma,” dedi. “Deli derler. Ama ben sana inanıyorum. Çünkü bu ilk değil.”
“Nasıl yani?” diye sordu Cafer Usta.
İsmet Bey oturduğu masadan ayağa kalktı. Her iki elini de pantolonunun cebine soktuktan sonra, düşünceli bir vaziyette yere bakmak suretiyle yavaş adımlarla pencerenin önüne yaklaştı. Akabinde kafasını kaldırıp pencereden dışarı baktı. Uzaklara doğru uzanıp giden raylar güneşte parlıyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra Cafer Usta’ya doğru döndü ve anlatmaya başladı:
“1915 yılıydı. Cihan harbinin en kızgın zamanları. Çanakkale’de kızılca kıyamet kopuyor, bir yandan da Kafkas Cephesi’nde Moskofla çarpışmalar sürüyordu. Asker sevkiyatı durmaksızın devam ediyordu. Bu hat, daha yeni yapılıyordu aslında. 1926’da açıldı ama o yıllarda da inşaat sürüyordu. Buna rağmen asker sevkiyatı için kullanılıyordu geçici olarak. Çarşamba’dan toplanan askerleri Samsun’a, oradan da cepheye gönderiyorlardı.”
Durdu, bir sigara yaktı. Dumanı tavana doğru yükseldi.
“Bir gece, Ekim ayıydı, sisli bir gece. Asker dolu bir tren Çarşamba’dan hareket etti. İçinde yüz elli kadar asker varmış. Çoğu genç, çoğu daha yirmisine basmamış. Tekkeköy civarında, şu derenin üzerindeki köprüden geçerken… kaza oldu. Raydan çıktı tren. Vagonlar devrildi, dereye yuvarlandı. Çok ölen vardı. Ama cesetlerin hepsi bulunamadı. Karanlık, sis, akıntı… Kimi derede kayboldu, kimi bataklığa gömüldü. Kırk yedi asker kayıp yazıldı. Ailelerine ‘kayıp’ haberi gitti, mezar yok, dua yok, yas yok.”
İsmet Bey, sigarasını söndürdü.
“O günden beri, bazı geceler o trenin hayaleti dolaşır derler. Özellikle sisli gecelerde, düdüğü duyulur, ışıkları görülür. Ama yıllardır duymamıştım. Şimdi, hat kapanırken yeniden ortaya çıktı.”
Cafer Usta, elindeki künyeye baktı. “Bu Mehmet oğlu Ali, o kayıplardan biri mi?”
“Olabilir. Çarşambalı demiş. Gidip soruşturmak lazım. Ama köyleri dağılmıştır, aileleri göçmüştür. Bulması zor olacak.”
Cafer Usta, kararlıydı. “Bulacağım.”
⚜ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ⚜
Çarşambalı Mehmet
Ertesi gün, Cafer Usta erkenden yola çıktı. Çarşamba’ya trenle gitmek isterdi ama seferler azalmıştı. O da bir at arabası tuttu. Yol boyunca gözleriyle tren yolu hattını takip etti. Rayların yanında, 1926’da dikilen çınar fidanları büyümüş ve şimdi birer ağaç olmuştu. Yapraklarını dökülmüş çıplak dallarıyla gökyüzüne uzanıyorlardı. Her bir fidanın dikilişini hatırlıyordu. O törende Gazi Paşa da vardı. Elinde gümüş bir kazma ile bu demiryolu hattının temelini atmıştı. Ve şimdi o demiryolu hattı kapanıyordu.
Çarşamba, yeşil bir ovaya kurulmuş şirin bir kasabaydı. Evler ahşaptı. Sokakları dardı. Her yerde fındık ve tütün kokardı. Cafer Usta, sırasıyla köyleri dolaşmaya başladı. Karşısına çıkan köylü ahalisinden kişilere künyedeki ismi sordu: “Mehmet oğlu Ali’nin. 1310 doğumlu. 1915’te askere gitmiş.”
Kimi duymamıştı, kimi “Bizim köyden değil” dedi. Üç gün dolaştı. Bu sürede beş köy gezdi. Her köyden onlarca kişiyle konuştu. Fakat nafile; diş kavuğunu dolduracak kadar bir bilgiye bile ulaşamadı. Soluklanmak ve su içmek için bir köy camisinin şadırvanında durdu. Elini ve yüzünü yıkadıktan sonra biraz su içti. Gömleğinin üst cebindeki mendilini çıkarıp yüzünü duruladı. O ara caminin önündeki bir bankta bir ihtiyarın oturduğunu fark etti. Yanına yaklaşıp selam verdikten sonra onunla sohbet etmeye başladı. Bu ihtiyarın adı Hüseyin’di. Yetmiş yaşlarında, ak sakallı, nur yüzlü bir adamdı. Gözleri ferini kaybetmişti ama hafızası berraktı. Ona, bu köyde oğlunun adı Ali olan Mehmet isimli birinin yaşayıp yaşamadığını sordu.
“Mehmet mi? Bilirim,” dedi Hüseyin Dede. “Bizim köylüydü. Hatta benim çocukluk arkadaşımdı. O da benim gibi yetim büyümüştü. Annesi, Ali Usta’nın karısı Hatice Nine, onu tek başına büyüttü. Mehmet, iyi çocuktu, çalışkandı, kimseye zararı yoktu.”
O ara gözleri cami bahçesinin giriş kapısına daldı ve uzaklara baktı.
“Mehmet’in bir oğlu vardı. Oğluna babasının ismi olan “Ali” adını verdi. Ali de bu köyün çocuğudur. Elimizde büyüdü sayılır. Ali de 1915’te askere gitti. O zamanlar seferberlik var, herkes gidiyor. Mehmet ile ben de gidecektim. Ama yaşımız geçkin olduğu için göndermediler. Mehmet ile beraber birkaç genci, köy ahalisi olarak hep beraber davullu zurnalı uğurlayarak trene bindirdik. Annesi ağlıyordu, ‘Oğlum, döneceksin değil mi?’ diye sordu. Ali, ‘Döneceğim ana, merak etme’ dedi. Fakat o günden sonra bir daha gerei dönmedi.”
Hüseyin Dede’nin gözleri doldu. Pantolunun cebinde çıkardığı mendili ile önce sağ, sonra da sol gözünü sildi. Akabinde mendilini tekrar cebine koydu ve kaldığı yerden anlatmaya devam etti:
“Babası Mehmet durumu kabullendi. Tevekkül edip kendini ibadete ve hayır işlerine adadı. Ama annesi oğlunu yıllarca bekledi. Her gün istasyona gitti. Trenleri izledi. Her yeni trenle gelen yolculara ‘Ali’yi gördünüz mü?’, ‘Mehmet Oğlu Ali’yi gördünüz mü?’, ‘Oğlumu gördünüz mü?’ diye sordu. Ama hiçbir haber çıkmadı. Sonra bir gece yine istasyona gitmiş. Fakat sabah ölü bulundu. Rayların üzerinde yatıyordu. Kalp krizi demiş doktorlar. Ama ben biliyorum, oğlunu görmüştü. O trende görmüştü.”
“Hangi trende?” sorusu ile eş zamanlı olarak metal künyeyi cebinden çıkarıp ihtiyara doğru uzattıktan sonra “Bu onun mu?” dedi, Cafer Usta.
Hüseyin Dede, künyeyi eline aldı. Titreyen parmaklarla okşadı, evirip çevirdi, gözlerine yaklaştırdı. Sonra başını kaldırdı. Sulanan gözlerinden tekrar yaşlar süzülmeye başlamıştı.
“Evet, bu onun. Ali’nin. Bizim Mehmet’in oğlu Ali’nin. Bunu ona askere giderken vermişlerdi. Boynunda taşırdı. Bunu nerede buldun?” dedi, Hüseyin Dede.
Cafer Usta, anlattı. Gece yarısı gelen treni, düşen künyeyi ve sisin içinde kaybolan vagonları. Cafer Usta konuşmasını bitirdiğinde Hüseyin Dede başını salladı.
“Onlar, kayıp askerler. Her gece aynı trenle gelirler, aynı kazayı yaşarlar ve aynı ölümü tadarlar. Ailelerine kavuşamadıkları için huzur bulamazlar. Unutulmak istemiyorlar. Belki de senin sayende, annesine Ali’nin haberi ulaşır. Kim bilir?” dedikte sonra caminin içerinden orta yaşlı bir adam çıktı. Kendisini Hüseyin Dede’nin torunu olduğunu söyledi. Cafer Usta onunla da sohbet etti. Aynı soruları ona da sordu. Fakat eskilere dair detaylı bir bilgisi olmadığını söyledi. Ayrıca Cafer Usta’nın kulağına eğilerek dedesinin artık yaşlanması sebebiyle hayalle gerçeği karıştırdığını, dolayısıyla anlattıklarını dikkate almamasını söyledi.
Cafer Usta, torununun Hüseyin Dede’nin elinden alıp kendisine uzattığı künyeyi aldı ve cebine geri koydu. Sonra vedalaşmak için öpüşürken Hüseyin Dede’nin kulağına “Ben onu annesinin mezarına götüreceğim. Ama diğerleri? Kırk yedi asker? Onlara ne olacak?” diye fısıldadı.
Hüseyin Dede evvela geri çekildi. Akabinde gözlerini ayakta durdukları yerden görülebilen demirryolu raylarına diktikten sonra “Onların da birileri tarafından hatırlanması gerek. İsimlerini bir yere yazmak, bir taş dikmek ve dualar okumak.” dedikten sonra gözlerini torununa çevirip “Çünkü unutulmak, ölümden beterdir evlat.” diyerek sözlerini bitirdi. Akabinde torunu koluna girdikten sonra yavaş adımlarla caminin bahçedinden ayrıldılar.
⚜ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ⚜
Kayıp Listesi
Çarşamba’nın rutubetli nefesini arkasında bırakırken, rayların üzerinde yankılanan o metalik feryat hâlâ Cafer Usta’nın kulaklarındaydı. Samsun’a döndüğünde akşam üzeri olmuştu. Şehrin üzerine çöken akşam karanlığı, sanki bir kefen gibi hatıraların üstünü örtmeye çalışıyordu. Ama içi hiç rahat değildi. Göğüs kafesinin altında, taşınması imkânsız bir emanetin ağırlığı altında eziliyordu. O gece sabahı zor etti. Sabah ezanını duyduktan sonra hemen abdestini alıp sabah namazını kıldı. Kahvaltıdan sonra sabırsızlıkla mesai başlangış saatlerini bekledi. Sonra mezarlıklar müdürlüğünde çalışan çocukluk arkadaşını ziyarete gitti. Biraz eski günlerden bahsetttikten sonra ona istasyonda yaşadıklarını ve Çarşamba ziyaretini anlattı. Arkadaşı Cafer Usta’nın ricasını kırmadı ve mezarlık kayıtlarından yaptığı araştırma sonucunda ulaştığı mezar yeri bilgilerini ona aktardı. Bu bilgiler doğrultusunda yola çıkan Cafer Usta, Ali’nin künyesini annesinin mezarına götürdü. Mezarlığın içerisine girdiğinde, adımları yaşayanların dünyasından kopmuş, ölülerin sessizliğine sığınmıştı. Ali’nin annesinin mezar taşı, eski mezarlığın bakımsız bir köşesindeydi. Isırgan otları ve yaban dikenleri, sanki geçmişi korumak için toprağın üzerine kapanmıştı. Mezar taşı üzerindeki yazılar silinmişti. Zaman, bir zımpara gibi isimleri kazımış, geriye sadece adsız bir keder bırakmıştı. Cafer Usta, evvela mezar toprağının üzerinde zamanla birikmiş diken ve zararlı otları elleriyle yolduktan sonra cebinden çıkardığı metal künyeyi toprağa gömdü. Parmak uçlarına bulaşan soğuk çamur, ona toprağın altındaki o derin yalnızlığı fısıldadı. Bir Fatiha okudu. Ardından biraz ilerideki çeşmeden mezara doğru uzatttığı hortumla mezarın toprağını suladı. Sonra başını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Bulutlar, birer kurşun kütlesi gibi ağır ve hantal, göğün yüzünü kapatmıştı.
“Merak etme Ali,” dedi. Sesi, rüzgârın uğultusunda kaybolan cılız bir yakarış gibiydi. “Annen artık biliyor. Sen de huzur bul.” Nedense o an için kendi sesinden korktu. Bu sesi bir teselli miydi, yoksa bitmek bilmeyen bir yasın başlangıcı mı? Aklında bu sorular eşliğinde iki elini arkasına bağladıktan sonra deniz kıyısındaki evine ulaşmak için yokuş aşağı sessiz adımlarla yürüyerek mezarlıktan ayrıldı.
O gece yine uyuyamadı. Yatağının kenarında, karanlığın içinden ona bakan hayali gözler hissetti. Evin girişindeki duvarda asılı sarkaçlı saatin gongu saat on bire gelince çaldı. Gong sesini duyunca saatin on bir olduğunu fark eden Cafer usta, alelacele üzerine birşeyler giyip hemen istasyona gitti. Sanki ayakları, onu iradesi dışında, o tekinsiz demir yığınına doğru sürüklüyordu. Peronda bekledi. Zamanın durduğu, mekanın büküldüğü o eşikte, nefesini tuttu. Sis yine çökmüştü. Rayların ucu, bu süt beyazı karanlığın içinde kaybolup gidiyordu. Ama tren gelmedi. Ne lokomotif sesi, ne teker sesi, ne bir tireşim, ne de bir düdük sesi… Gecenin sessizliği, sadece kendi kalp atışlarının gümlemesiyle doluydu.
Ertesi gece, umut ve dehşet arasında gidip gelen o ince çizgide, bir heykel gibi kaskatı kesilmek suretiyle yine bekledi. Yine tren yoktu. Trenin yokluğunun içinde oluşturduğu boşluk, bir kara delik gibi ruhunu emiyordu. Üçüncü gece, dördüncü gece… Tren gelmedi. Rayların paslı kokusu genzini yakıyor, bekleyişi bir ibadete, bir tür cinnete dönüşüyordu.
Cafer Usta sabaha kadar zor dayandı. Ertesi sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hemen İsmet Bey’in yanına gitti ve ona sordu: “Neden gelmiyorlar?”
İsmet Bey, bu sorusuna cevap vermek için Cafer Usta’nın yüzüne baktı. Gözlerindeki kanlanmış yorgunluğu görünce, bunun aklının sınırlarını zorladığının kanıtı olduğuna kanaat getirdi.
Eski istasyon şefi, bu soruya hemen cevap vermedi. Evvela kısa bir süre sessizce düşündü. Masanın üzerinde önünde duran soğumuş çay bardağına bakarken, sanki bir falın karanlık sonunu görür gibiydi. “Belki de seninle vedalaştılar. Belki de Ali’nin künyesini alman yetti. Ama ötekiler? Onlar hâlâ kayıp.” diyerek Cafer Usta’nın sorusunu cevapladı. Lakin bu cevabı söylerken, İsmet Bey’in sesi, bir mezar taşının soğukluğu kadar sertti. Sanki kayıp olan sadece bedenler değil de, onlara dair anlatılmayan tüm hikâyelerdi.
İsmet Bey’in bu sözleri, Cafer Usta’nın zihninde bir kıvılcım gibi parladı. Adeta bir borç, bir ahiret yükü omuzlarına binmiş gibi hissetti. O an Cafer Usta, bir karar verdi. Bu sadece bir vicdan meselesi değil, bir kader birliğiydi. Kayıp askerlerin listesini çıkaracak, ailelerini bulmaya çalışacaktı. Belki o zaman, bu toprağın altındaki huzursuz çığlık dinerdi. Belki de o zaman, onlar da huzur bulurdu.
İlk iş, 1915 kazasında kaybolan diğer askerlerin isimlerini de araştırmak oldu. Bu araştırma kavliyle tarihin kanlı yaprakları arasında saklanan o meşum günü deşmek, bir cesedi otopsi masasına yatırmak gibiydi. İsmet Bey’in de yardımlarıyla, eski kayıtlara ulaşmak için gerekli izinleri aldılar. Sonunda demir yollarının unutulmuş ve nemden kabarmış mahzenlerine indiler. Tozlu arşivler, sararmış dosyalar, okunması güç el yazıları… Kâğıtların üzerindeki mürekkep lekeleri, sanki kurumuş kan damlaları gibi görünüyordu. Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen günlerce yılmadan, bıkmadan, usanmadan ve azimle uğraştılar. Lambanın titrek ışığı altında, zamanın içinde kaybolmuş ruhların izini sürdüler. Sonunda, kırk yedi ismi buldular. Kırk yedi hayat, kırk yedi yarım kalmış dua. Her birinin memleketi, künye numarası, aile bilgileri… İsimler, Anadolu’nun yanık çehresini yansıtan birer ayna gibiydi. Kimi Çarşambalı, kimi Bafralı, kimi Termeli, kimi Vezirköprülü, kimi Ünyeli… Her isim, bir evin sönen ocağıydı.
Cafer Usta, bu listeyle birlikte askerlik şubesine gitti. Niyetini yetkilere anlattı. Yetkililer Cafer Usta’nın bu güzel amacını takdir etmekle beraber kendisinin dürüstlüğünü ve güvenilirliğini de evveliyattan bildiklerinden teklifini olumlu karşıladılar. Ailelerine ulaştırmak için listede ismi olan askerlere ait bulabildiği künyeleri tutanak karşılığı elde teslim aldı. Akabinde köy köy dolaşmaya başladı. Elinde bir kağıt parçası değil, birer vasiyetname taşıyordu. Her gittiği yerde, bir aile buluyor, onlara oğullarının akıbetini anlatıyor, künyelerini teslim ediyordu. Bir elçinin kutsal ciddiyetiyle, yıllardır beklenen o acı haberi soğuk bir metal parçasıyla mühürlüyordu. Kimi ağladı, feryatları göğü deldi. Kimi dudukları titreyerek dua etti. Kimi ise zamanın bu kadar geç kalmış olmasına öfkeyle baktı ve inanamadı. Ama her seferinde, Cafe Usta içinde bir huzur duyuyordu. Kalbindeki o ağır yumru, her teslimatla biraz daha küçülüyordu. Sanki o askerlerin ruhları, biraz olsun hafifliyordu. Onlar artık birer “kayıp” değil, birer “şehit” olarak anılıyordu.
Günler haftaları kovaladı. Karadenizden esen Anadolu’nun sert rüzgârı kemiklerine kadar işliyor, gökyüzü her geçen gün daha da alçalıyordu.Kasım ayı bitti, Aralık girdi. Tabiat, derin bir kış uykusuna, bir tür ölüme hazırlanıyordu. Cafer Usta, kırk yedi isimden otuz ikisine ulaşmıştı. Otuz iki künye toprağıyla, eviyle, anasıyla buluşmuştu. Ancak listenin sonundaki o karanlık boşluk duruyordu: Geriye on beş isim kalmıştı. Bu isimlerin karşısındaki haneler kapkaranlıktı. Onların aileleri ya göç etmiş, ya ölmüş ya da izlerini kaybettirmişti. Sanki dünya bu on beş canı kusmuş, hafızasından söküp atmıştı.
O gece, masasında on beş künyeyle baş başa oturuyordu. Gaz lambasının titrek alevi, masadaki metallerin üzerinde ürkütücü parıltılar oluşturuyordu. Künyeler, sanki birbirlerine bir şeyler fısıldıyordu. Dışarıda kar yağıyor ve ince bir tabaka hâlinde rayların üzerini örtüyordu. Beyaz bir sessizlik, adeta tüm dünyayı yutmuştu.
Saat on biri geçiyordu ki, uzaktan bir düdük sesi duyuldu. Bu, hiçbir lokomotife ait olamayacak kadar derinden, sanki yerin yedi kat altından gelen, buz gibi bir çağrıydı.
⚜ BEŞİNCİ BÖLÜM ⚜
On Beş Künye
Karanlığın kalbinden gelen o uğursuz metal sesi, odanın duvarlarında bir feryat gibi yankılandığında, Cafer Usta’nın yüreği ağzına geldi. Boğazında düğümlenen o soğuk nefes, sanki kaburgalarının arasından sızan bir kış rüzgârıydı. Titreyen elleriyle gaz lambasını bir kenara itip pencereden dışarı doğru baktı. Gecenin kör vaktinde, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği o uğultulu boşlukta, kar taneleri arasında, istasyonun orada, iki kırmızı ışık parlıyordu. Bu ışıklar, rayların üzerinde pusuda bekleyen bir canavarın, ya da uyanmayı reddeden bir kâbusun kan çanağına dönmüş gözleri gibiydi. Tren yine gelmişti. Ama bu kez, demirin soğukluğu değil, öte alemin buz gibi sessizliği sinmişti üzerine.
Bu kez korkmadı. Korku, artık yerini kadim bir kederin verdiği o sarsılmaz metanete bırakmıştı. Masanın üzerinde, ay ışığının solgun parıltısıyla yıkanan on beş künyeyi cebine koyduktan sonra hemen dışarı fırladı. Her adımda künyelerin birbirine çarpması, sanki on beş ayrı ağızdan çıkan fısıltılı bir zikir gibi duyuluyordu. Karın altında ezilen çalıların hışırtısına karışan bir hırsla, koşa koşa istasyon peronuna doğru gitti. Adımları toprağa değil, sanki tarihin kanlı bir sayfasına basıyordu. Tren oradaydı. Bacasından çıkan duman, gökyüzüne doğru adeta beyaz bir kefen gibi yükseliyordu. Kapılar açıktı. Sanki bir ağız, yutmak istediği kurbanını bekler gibi her birisi ardına kadar aralanmıştı. Vagonların pencerelerinde, o siluetler belirdi; her biri birer gölge oyunundan fırlamış, ama etten ve kemikten daha gerçek duran askerler.
Cafer Usta, trene bindi. Ayağını vagonun içerisine attığı anda, dünyanın gürültüsü bıçakla kesilir gibi dindi. Vagonun içi loştu. Tavandaki kandiller, yanmıyor da sanki karanlığı emiyordu. Askerler, oturdukları yerlerde hareketsiz duruyordu. Ne bir nefes sesi ne de bir kıpırtı vardı. Sadece zamanın dışına fırlatılmış bir anın donmuş tasvirleriydiler. Üzerlerinde eski üniformalar, omuzlarında tüfekler, yüzlerinde yaralar, gözlerinde ise sonsuz bir hüzün. Üniformalarındaki çamur lekeleri, hâlâ 1915’in o melun gecesinden kalma gibi nemliydi. Kimi genç, kimi yaşlı, kimi sakallı, kimi ise çocuk denecek yaşta olan bu adamların her biri, yarım kalmış bir sevdanın ya da tamamlanmamış bir ömrün dilsiz şahidiydi. Ama hepsinin gözleri, sanki bir mahşer provası yaparcasına, Cafer Usta’ya bakıyordu.
İçlerinden biri, genç bir teğmen, ayağa kalktı. Metal vagonun zemininde postallarının sesi çıkmadı. Ama varlığı, tüm vagonu kaplayan bir ağırlık gibi hissedildi. Yüzünde derin bir yara izi vardı, sanki bir şarapnel parçası sadece tenini değil, geleceğini de yarıp geçmişti. Üniforması yırtıktı, ama duruşu dimdikti. Yenilmişlerin değil, unutulmuşların o gururlu vakarıyla yaklaştı ve Cafer Usta’nın önünde durdu. Gözleri, iki dipsiz kuyu gibi Cafer’in ruhuna bakıyordu.
“Geldin,” dedi. Sesi, asırlarca kapalı kalmış bir mezar odasının kapısının gıcırtısını andırıyordu. “Bekliyorduk.” Bu bekleyiş, sabrın değil, mecburiyetin bekleyişiydi.
Cafer Usta, cebinden künyeleri çıkardı. Parmakları titriyordu ama avucundaki metal parçaları, sanki o an kor gibi ısınmıştı. “On beş kişi kaldı. Aileleri yok. Kimsesizler mezarlığında birer isimsiz gölge olarak kaldılar. Ama ben varım. Sizin o dilsiz feryadınızı duyan biri var. İsimlerinizi biliyorum. Unutmayacağım.” dedi, Cafer Usta. Bu bir vaat değil, ruhunu bu topraklara bağlayan bir ahitti.
Teğmen, başını salladı. Bu ağır hareket, sanki üzerindeki tüm o kanlı yükü onaylar gibiydi. “Yeter. Bizim için süslü mezarlar, yüksek abideler gerekmez. Bir taş dik, isimlerimizi yaz. Yılda bir dua oku. Yeter.” dedi, Teğmen. Unutulmak, ölmekten daha beter bir lanetti ve teğmen bu lanetin bozulmasını istiyordu.
Cafer Usta, künyeleri teğmene uzattı. Teğmenin soğuk eli, kendi elinin sıcaklığına değdiğinde Cafer Usta sanki evrenin dengesinin sarsıldığını hissetti. Teğmen künyeleri eline aldıktan sonra, hepsine bir bir baktı. Her bir metal pulda, sanki bir askerin son nefesi saklıydı. Her bir künyede bir an duraksadı, sanki o askerleri hatırlıyor gibiydi. Gözlerinde, savaş meydanlarının dumanı ve kaybedilen yoldaşların hayali belirdi. Sonra başını kaldırdı. Bakışları artık daha huzurlu, ama bir o kadar da tekinsizdi.
“Bunları al,” dedikten sonra künyeleri tekrar Cafer’in avucuna bıraktı. “Onlar artık senin emanetin. Ama sen de bize bir söz ver.” dedi, Teğmen. Cafer Usta için emanet, artık bir yük değil, bir onur nişanıydı.
“Veriyorum,” dedi Cafer Usta. Sesi vagonun metal duvarlarında yankılanırken, bu sözün bir geri dönüşü olmadığını biliyordu.
Tren hareket etti. Sarsılmadan, sanki havada süzülürcesine bir yolculuk başladı. Cafer Usta, pencereden dışarı baktı. Dışarıdaki dünya artık bir sis perdesinin arkasında, bir rüya gibi silikleşmişti. Kar taneleri, vagonun camında eriyor ve su damlaları hâlinde süzülüyordu. Sanki camlar bile bu on beş canın arkasından sessizce ağlıyordu. Sislerin içinde, Tekkeköy civarına geliyorlardı. O uğursuz kavis, o ölümcül dönemeç önlerinde belirdi. Köprü göründü. Karanlığın içinden yükselen o taş kemer, bir geçit gibi onları bekliyordu. Ama bu kez kaza olmadı. Zamanın akışı değişmiş, kaderin çarkı tersine dönmüştü. Tren, yavaşça köprüyü geçti. Sonra durdu. Hayaletlerin yolculuğu, yaşayanların dünyasının kıyısında son bulmuştu.
Kapılar açıldı. Cafer Usta vagondan indi. Ayakları tekrar o katı, gerçek toprağa bastığında ani ve kısa bir baş dönmesi yaşadı. Perondaydı. Samsun Garı’ndaydı. Ama bildiği Samsun değil, sanki başka bir boyutun eşiğindeydi. Trene bakmak için arkasına döndüğünde, trenin karın içinde kaybolduğunu gördü. Görünmez bir el, o kara treni gecenin rahmine geri çekiyordu. Son düdük,uzun ve acılı bir tonda çaldı. Öyle bir feryattı ki bu, sanki binlerce askerin aynı anda attığı son çığlıktı. Öyle bir sesti ki, kar taneleri bile durup dinledi sanki. Doğa, bu ebedi vedanın önünde saygıyla sustu. Sonra sessizlik. Öyle derin bir sessizlikti ki bu, Cafer Usta, içerisinde kendi ruhunun hıçkırıklarını bile duyabiliyordu.
Sabah olduğunda, rayların üzerinde on beş künye duruyordu. Gece yaşananlar bir hezeyan değil, buz gibi bir gerçeklikti. Cafer Usta, onları topladı. Avucundaki her bir künye, artık onun bir parçasıydı. Artık yapması gerekeni biliyordu. O taşlar dikilecek, o isimler kazınacak ve bu kara tren, bu topraklarda bir daha asla huzursuzca dolaşmayacaktı.
⚜ ALTINCI BÖLÜM ⚜
Siyah Mermer
Zamanın durduğu, gökyüzünün kurşuni bir ağırlıkla yeryüzüne yaklaştığı o uğursuz kışın tam kalbinde; 1932 yılının Ocak ayında, Samsun’un eski mezarlığında bir tören düzenlendi. Şehir, yeni bir çağın eşiğinde, geçmişin hayaletlerini silkelerken, bu mezarlıkta ise sanki asırlar öncesinin kederi yeniden filizleniyordu. Hava soğuktu, toprak donmuştu. Toprak, altındaki sırları vermemekte direnen bir ölü gibi kaskatıydı. Küreklerin vuruşu, durgun ve sessiz havanın içinde, metalik ve sağır edici bir sesle yankılanıyordu. Küçük bir kalabalık toplanmıştı. Bunlar kayıp askerlerin bulunabilen yakınları, demiryolu işçileri ve çevredeki meraklılardı. Yüzleri rüzgârdan çatlamış, gözleri ufukta bir duman bekleyen bu insanlar, sanki yaşayanlardan çok, birazdan anılacak olan ölülere benziyorlardı. Ortaya, büyük bir taş dikildi. Toprağın bağrından yükselen sessiz bir çığlık gibiydı. Siyah mermerden, sade bir taş. Bu mermer, geceyi hapsetmiş bir ayna gibi tekinsizce parlıyordu. Üzerinde, kırk yedi isim vardı. Her biri bir vagonun penceresinden el sallamış, ama menzile varamamış kırk yedi hayat. Harfler altın yaldızla yazılmış, güneş vurdukça parlıyordu. Bu ışıltı, sanki o karanlık trenin fenerinden kopmuş son bir kıvılcımdı. En altta bir not:
“1915 yılında, Samsun-Çarşamba hattında şehit düşen ve kaybolan askerlerimizin aziz hatırasına. Ruhları şad olsun.”
Mermerin soğukluğu törene katılanların iliklerine işlerken, bir hayalet gibi kalabalığın içinden süzülen Cafer Usta, kürsüye çıktı. Omuzlarındaki görünmez apoletler, o meşum gecenin ve tutulmuş sözlerin ağırlığıyla çökmüştü. Gözleri yaşlıydı, sesi titriyordu. Ama kararlıydı. Artık o, bir demiryolu emekçisi değil, iki dünya arasındaki o ince köprünün son muhafızıydı. Konuşması kısa ve yüreğinden geldiği gibi oldu:
“Onlar, vatan için gittiler. Dönmediler. Kayıp yazıldılar. Ama kaybolmadılar. Şimdi buradalar. Bu taşta, bu toprakta. Her birinin bir ismi var, bir hikâyesi var, bir anası var, bir babası var. Unutmayacağız. Unutturmayacağız.”
Cümleleri bittiğinde, mezarlığın üzerine bir mahşer sessizliği çöktü. Kelimeleri, sanki mermerin gözeneklerine sızıp oraya mühürlendi. Dualar okundu. Kırk yedi isim tek tek anıldı. İsimler havada asılı kalıyor, her biri birer ruh olup kalabalığın etrafında dönüyordu. O an, hafif bir rüzgâr esti. Mezarlığın yaşlı ağaçları, sanki bir saygı duruşuyla eğildi. Sanki kırk yedi nefes, vedalaşıp gidiyordu. Ama huzurla, sükûnetle. O fırtınalı gecelerin raylarda yankılanan feryadı, şimdi bu siyah taşın gölgesinde dilsiz bir kabullenişe dönüşmüştü.
O günden sonra, her yıl 15 Kasım’da, o meşum kazanın yıldönümünde, Cafer Usta o taşın başına gitti. Bir mum yaktı ve dualar okudu. Tren düdüğü her çaldığında, gidenlerin değil, bekleyenlerin nöbetini tuttu. Yıllar geçti. Saçları ağardı. Beli büküldü. Zaman, Cafer Usta’nın bedenini aşındırdı ama hafızasını asla. Ama o hep gitti. Raylar paslandı, lokomotifler değişti. Fakat o siyah mermerin başındaki gölge hep aynı kaldı. Sonra bir yıl, gidemedi. Toprak, kendi sadık bekçisini de yanına çağırdı. Oğlu gitti. Emanet, kandan kana, ruhtan ruha devredildi. Sonra torunu. Gelenek böyle sürdü. Hafıza, bir bayrak yarışı gibi ölümün ötesine taşındı.
Bugün, o taş hâlâ duruyor mu, bilinmez. Mezarlıkların yerleri değişti, şehirler genişledi ve eski izlerin üzerine betonlar döküldü. Ama bazı geceler, sis çöktüğünde, Samsun-Çarşamba hattının geçtiği yerlerde ince bir düdük sesi duyulduğunu söyleyenler var. Bu ses, rüzgârın bir oyunu mu yoksa rayların altındaki kemiklerin bir uyarısı mı, kimse tam olarak açıklayamaz. O ses, unutulmayanların sesi. Hatırlanmanın verdiği o ağır ve sarsılmaz sükûnetin yankısı. Ve unutulmayanlar, huzur bulmuş demektir. Ancak bu huzur, diri kalanların hafızasına bir kanca gibi takılıdır.
Çünkü unutulmak, ölümden beterdir. Ve hatırlanmak, en büyük duadır. Ama şunu sakın unutmayın: Eğer o sisli gecelerde o trenin sesini duyuyorsanız, birileri hâlâ sizin onu hatırlamanızı bekliyor demektir.
⚜ Tefrika-I’in Sonu ⚜
—
📜 Yazarın Arşiv Sandığı: Bu Hikâyenin Üzerine İnşa Edildiği Temeller
Bu tefrika, gerçek ile efsanenin iç içe geçtiği Anadolu topraklarının hafızasından süzülmüştür. Aşağıdaki bağlantılar, hikâyenin tarihsel omurgasını oluşturan belgelere, türün fikriyatına ve yazarın diğer eserlerine açılan kapılardır.
- ✒️
Yazarın Kaleminden:
Anadolu Gotiği Külliyatı ve Eser Listesi
Bu tefrikanın yazarının diğer eserlerine, yazı manifestosuna ve Anadolu’nun karanlık hikâyelerine ulaşmak için. - 🛤️
Tarihin Tozlu Rayları:
Samsun-Çarşamba Demiryolu Hattı (Vikipedi)
1926’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gümüş bir kazma ile temelini attığı, beş yıl sonra iflas eden ve rayları sökülen hattın gerçek hikâyesi. - ⚔️
Büyük Felaketin Arka Planı:
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Cepheleri (Atatürk Ansiklopedisi)
1915 yılında, bu toprakların dört bir yanında süren savaşın genel çerçevesi ve “kayıp” kavramının doğduğu o kanlı iklim. - 🌑
Korkunun Yerli Damarı:
“Anadolu Gotiği: Korkunun Yerli ve Milli Kökleri” (Kayıp Rıhtım)
Batı’dan ithal edilmemiş, bu coğrafyanın taşlarına, sularına ve türbelerine sinmiş korkunun edebiyattaki yansımaları üzerine bir inceleme. - 📖
Kelimelerin Ruhu:
Türk Dil Kurumu Güncel Sözlük
Metinde geçen ve ruhu taşıyan ‘tevekkül’, ’emanet’, ‘ahiret’, ‘vakar’ gibi kelimelerin derin anlamları için başvuru kaynağı.
Unutmayın: Bu bağlantılar, hikâyenin gölgesinde kalmış gerçekleri aydınlatmak için birer fenerdir. Ancak asıl karanlık, satırların arasındadır.




Bu hikaye, geçmişin derin izlerini ve kayıpların etkilerini son derece etkileyici bir şekilde ele alıyor. “Kara Tren” hem fiziksel hem de ruhsal bir yolculuk gibi, kaybolan askerlerin ve geçmişin hayaletlerinin ardında kalan boşluğun peşinden sürüklüyor.Kaleminize sağlık,okuyucunuz bol olsun 🙏
Boşluğun peşinden sürüklenmek… İşte ‘Kara Tren’ tam olarak bunu yapıyor: Rayların altında kalmış bir zamanı, toprağın unuttuğu ama ruhların terk etmediği bir boşluğu bizler için aralamaya çalışıyor. Bu boşluğu içsel bir yolculuk olarak tanımlamış olmanız, hikâyenin ruhunu tarif etmekten öte, ona sahip çıkmak demektir. Çünkü unutulmayan hikâyeler, ancak unutmayan okurlarla anlam bulur. Bu kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim.
Seyit Berker hocanın kaleminden dökülen bu ‘Kara Tren’ anlatısı, bir hikayeden çok daha fazlası; adeta tarihin hüzünlü sayfalarına yapılmış duygusal bir yolculuk. Bir tefrika olarak kurgulanan bu eseri okurken, yer yer boğazım düğümlendi ve o bitmek bilmeyen bekleyişin sızısını içimde hissettim.
Yazar, Kara Tren türküsünün o hepimizi sarsan ezgisini, 47 askerin gizemiyle öyle naif ve etkileyici bir şekilde harmanlamış ki, kurgu ile gerçeğin arasındaki sınır silinip gidiyor. Hissettirdiği o samimi ve derin duygu, okuyucuyu istasyonun o soğuk raylarına kadar götürüyor. Bu denli anlamlı bir eseri bizlerle buluşturduğu için yazarlığını kalemini ve emeğini gönülden kutlarım. Kalbinize sağlık hocam, etkisinden çıkılması zor bir anlatı olmuş 🙏
Bu kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bahsetmiş olduğunuz, kurgu ile gerçeğin arasındaki sınırın silinmesi olgusu, tam da Anadolu Gotiği’nin mayasında olan şey. Çünkü üzerinde yaşadığımız bu topraklarda asırlardır anlatılan efsanelar, çoğu zaman tarihten daha gerçektir. Asıl olan, unutulmuş bir sesi yeniden duyurmak ve kırk yedi ismi karanlıktan geri çağırmaktı. Sizin gibi bir okurun o sesi işitmesi, işte bu yüzden tesadüf değil, bir tür vefadır. Hafızamıza sahip çıktığınız için çok teşekkür ederim.