Bir kelime düşer zamana,
saatlerin camında ince bir çatlak gibi yayılır sesi.
Belki zaman dediğimiz şey,
bir mısranın içinde saklı kalmış eski bir nefestir;
kim bilir.
Dünya dönüyor yine,
unutulmuş bir şiirin yarım dizesi gibi.
Herkes birbirini eksik okuyor,
herkes biraz yarım, biraz gecikmiş.
Bir çocuk susuyor mesela.
Kelimeler ağır, omuzlarına fazla büyük.
Oysa şiir, en çok susanların içinde büyür,
söylenmeyenle derinleşir.
Gece olunca toprak konuşur,
bir annenin kalbi gibi sabırlı, derinden.
Acıları usulca gömer içine,
kayıpları benzetmelere sarar,
incitmeden saklar.
Ve biz…
belki de yürüyen dizeleriz sadece.
Anlam arayan, bazen ondan kaçan,
kendi içimize yazılmış bir şiiri okumaya çalışan.
Bugün sıradan bir gün değil.
Kelimelerin kendini hatırladığı,
bir harfin diğerine yaslanmak istediği anlardan biri.
Şiir, varoluşun en ince yeridir,
insan orada kırılır,
tam orada başlar yeniden.
Rüzgâra bir soru bırakıyorum:
Eğer dünya bir şiirse,
biz hangi dizede kaybolduk?



