Çocukları kaybedilmiş kalelere benzetirim. Bütün planlar, hayaller, sistemler onların üzerine kurulu. Birisi de çıkıp demiyor ki çocuklar gökyüzüne hasret, bırakın doyasıya oynasın nasılsa hayat gerçek yüzünü gösterecek.
Gerçek dünya öyle acımasız öyle berbat bir dünya ki çocukları korumak her zamankinden daha zor. Dünyanın binbir türlü haline alıştırıldık, gördük ziyadesiyle çağı ve ürperdik. Sanal alemin gayya kuyusunda yitirdik insanlığımızı beraberinde mahremiyeti. Utancı iliklerimize kadar hissettik. Utanmak en özel duyguymuş onu bile tıklanma uğruna kirlettik. Pandora’nın kutusunda kalmış birkaç kötülüğü de ellerimize tutuşturdular ve uyuttular tatlı bir masal anlatır gibi. Bir uyuduk ki sormayın!
Bütün kabuslar uyanınca başlarmış. Meğer bir tık yanımızda tehlike çanları çalıyormuş görmemiş gözlerimiz duymamış kulaklarımız çünkü gömmüşler kötülüğü yerin dibine. Kaz kazabildiğin kadar demişler. Onlar dünyanın çivisini çıkarmış böylelikle. Ekranlara sığmış hayatları, odalardan taşıp tıklanma uğruna harcanmış en özel sırları. Çocukları kaybetmişiz çoktan. Susturulmuş dilleri, uyumuş zihinleri, kötülüğe bulanmış ruhu ve bedeni. Ne zormuş çocuk olmak çocuk kalmak.
Her coğrafya kendi çocuğunu doğurur derler. Kimi tahtını bırakır kimi bahtını. Ne yazık ki bahtından yana yüzü gülmemiş nice çocuk ya kaybolup gitmekte ya sanal alemde birer robota dönüşmekte. Mahremiyet denen kaleyi kaybettik ne yazık ki. Bir tık uğruna bin utanç bıraktık hikayemizin sonuna..

