HATIRLADIKLARIMIZ MI BİZİ BİZ YAPAR, UNUTTUKLARIMIZ MI?
Hatırladıklarımız mı bizi biz yapar, unuttuklarımız mı? Kaç gündür bu soruyla cebelleşiyorum. Hatırladıklarımız kadar, unuttuklarımız da bizden bir parça aslında. İnsan hatırladığı kadar kendi olabiliyorken, unuttuğu kadar da kendinden uzaklaşıyor. Bu mesele insanı tuhaf bir felsefi labirentin içine sokuyor. Hatırlamadığımız ama başkalarının ağzından dinlediğimiz ne çok hikâyemiz vardır. Bir fotoğrafa bakarken bile annemiz bizimle alakalı birçok olay anlatabilir, biz bunları hatırlamayız ama hayal ederiz. İmgeselleştirdiğimiz kadarını hafızamızda saklaya biliriz belki de içimizde taşıdığımız hikâyelerin…
Hatırlanmak ve unutmak en insani yanımız aslında. İnsan hatırlamadan da yaşayamaz, unutmadan da. Asıl mesele hatırlama ve unutmanın insanı nereye götürdüğü. Bazen hatırlamak bir yüzleşme, unutmak ise bir kaçış oluyor. İnsan bazı anıları bilerek zihninin en arka rafına kaldırırken, bazılarını da hiç istemediği halde her gün yeniden yaşıyor. Öyleyse hatırlamak ve unutmak biraz da insanın kendi elinde… Hatırlarsa belki kendi hatalarıyla yüzleşecek, vicdanı harekete geçecek ve kendinden bir parçayla birleşecek, ya da unutursa iyileşecek ve kendini bambaşka yerlere götürecek. İnsan aslında hatırlamakla unutmak arasında sıkıştığı için, rotasız bir gemi gibi suyun üstünde savrulup durur. Unutmak hatırlamayı gerektirirken hatırlamak unutmayı icap ettirir. Bu paradoksal durumdan kurtulmak neredeyse mümkün değildir. Unutmak çoğu zaman nimettir bile. Hatırlamaksa kimi zaman ıstıraptır. Mesele hatırlamak ya da unutmak değil, ikisinin arasında kim olduğumuzu kaybetmemektir. Hatırladıklarımızla, unuttuklarımızla var olup hafızamızdaki parçaları doğru zamanda, doğru yelere yerleştirebilirsek bizim gemimiz de Nuh’un gemisi gibi bir Cudi bulur ve karaya oturur. İşte o zaman dinginleşir dalgalı denizler; fırtına koparan rüzgârlar…



