Bunun sıradan bir aşk hikâyesi olmasına bile izin vermedin, sevgili.
Hani şu vapurlardan, vedalardan ya da gizli saklı görüşmelerden,
Kaçmalardan, gitmelerden, ölümlerden ve bol bol maviliğinden…
Ben hâlâ hatırlarım Kaf Dağı’nın eteklerinde koşuşturmalarımızı,
Sarılmalarımızı, o tatlı rüyaların ücra köşelerindeki yıldızları.
Aksine, öyle bir ahvaldeyiz ki; öylesine meçhul,
Öylesine sefil, hepsinden beter…
Ben seni görüyorum, sen beni;
Yan yana bıraktı bu kader bizi.
Ve aramıza öyle ince bir çizgi çizdi ki,
Bir uçurum kadar derindi, bir Tanrı kadar sessiz…
Geçen gündü, hatırlarım;
Aldın başını, çektin kapıyı ve sadece gittin işte.
Sonra ne bir his bıraktın arkanda,
Ne bir güneş, ne de yağmur.
Yan yanayız dedim ya, bedenlerimiz yakın,
Oysa ruhlarımız belalıdır vedalarla.
Zamanın bile eskitemediği bir aşinalığım var şimdi,
Sonu olan aşklara.
Öyle hasret gözlerim var ki en içten sarılmalara…
Ne demeli bilmem;
İçten gülmeyide, artık seni güldürmeyi bile…
“Ben sevmeyi bilirdim,” derim;
Son ölüşümden hemen önceydi.
Sen bilir misin peki bütün o eşsiz renkleri yitirmeyi?
Bilemezsin işte, sen de bilemezsin.
Bir de onu anlatması var ki…
Mektuplar yazarım kendime,
Belki bir gün seninle okuruz diye;
Ne acınası bir hareket,
Ne acıklı bir düşünce olmayacağını bile bile.
Sabahlamak yine süslediğin
Eski püskü defterimde, şiirlerimle…
Gün geçtikçe yaşlandığını hissederim o eski defterin.
“O anlar,” derim bir gün, “ancak o anlar beni.”
Gerçi o bile daha kaybetmedi ki seni.
İşte, aşk böyle bir şey olsa gerek.
Yaşamın kendisi kadar nadir
Ve en az onun kadar da beyhude…
Ama o beyhudeliği de aşan bir şey vardı sende:
Öyle bir gülüşün vardı ki
Tüm renkleri saklardı benliğinde.
Ve sonra giderdin;
Ama gittiğinde hep dönerdin.
Bu sefer yoksun.
Sanırım sadece sevmedin işte…
Tanrı bana kendinden bir parça,
Yalnızlığı layık görmüş.
Bir de koşulsuz, şartsız sevmeyi herhâlde…
Beni ne garip örmüş.
Öyle bir hâlde bırakmış ki beni, muhterem;
Siyah-beyaz filmlerin,
O renkli karakteri olmuşum.



