Geceleri yanıma konan meleğe tutunup göz kapaklarımın sınırlarını aşarak ozanların türbelerini ziyaret ederim. Üzerinde ismim yazılı olan kalemi Baudelaire’in mezarından çaldım. Mezar taşına kazınmış olan dizeyi ceketimin cebine; içinde daima dolu bir dize taşıdığım iç cebime. Zira bendeniz daima ölüme hazırlıklıyımdır; bir atın tekmesinde mi saklıdır celladımız yoksa nazik bir hayırda mı bilinmez. Ve beyfendi, ölüme şiirlerle yaklaşmak eski bir gelenektir bizim oralarda. Nasıl ki düğüne silahla gidilirse.
Bir tezattır benim hayatım. Cümlelere sondan başlarım, belki tanrıyı anlarım diye; bazı dalgın geceler sigramı tersten yakarım. Gündüzler doğarken güneşim hayata batar. Geceleri iliklerim düğmelerimi; en fiyakalı ceketimi giyer rüyalara dalarım.
Daima dolu bir dize taşırım iç cebinde. Her an aşık olacak gibi anneannemin bahçesinden aldığım gülün hemen arkasında. Eğer kalmadıysa eli yüzü düzgün bir dize hemen yenisini karalarım. Sokak arlarında bulup buluştururum; çocuk gözyaşlarını, içi geçmiş izmaritleri, çoktan kaçırılmış vapur biletlerini. Ardından nadasa bırakırım cümlelerimi, gitmesi gereken veya okunabilecek kimse olmadığından. Ancak annem ceketimi yıkamak için istediğinde, çocukça bir suçluluk duygusuyla kazırım dizelerin mezarını. Yeterince solmuş mu diye kontrol ederim. Eğer hala hazır değilse bir sevgilinin gülüşüne dedemden emanet çakı ile kazırım kelimeleri, cümleleri sivriltir, alfabeyi deşerim. Kanatırım kelimelerden bir ırmağı.
Zaman utanır, kanar
Mekan büzülür,
Sıraya girer yıdızlar.
Daima dize taşırım iç cebimde,
Ölüme,
Aşka,
İzmaritlere,
Göz yaşlarına,
Ve sonlara dair.
Soluk bir dize.

