Son kez baktı önünde uzanan toprağa ve son kez gökyüzüne. Kuşları izledi. Nasıl da süzülüyorlardı öyle. Rüzgârın sesini dinledi, kokladı havayı. Hava kapalıydı o gün. Tıpkı içi gibi. Taşıdığı o kocaman kederin hatırlatmasından mı bilinmez, rahmetli annesinin ona çocukken söylediği ninniyi mırıldandı az sonra. Ağlayamıyordu. Rahatlayacaktı bir dökülse gözyaşları ama yutkunduğu kelimeleri gibiydi gözyaşları da. Hızlı yürürken düşürdüğü kasketini yerden alıyordu ki birden çöküverdi toprağa. Oturamadı, daha fazla taşıyamadı bacakları keder yüklü gövdesini. Ruhu daha ağır geliyordu artık ona. Toprağa boylu boyunca uzandı ve öyle veda etmek istedi doğduğu, büyüdüğü topraklara.
Gözlerini açtığında akşam olmak üzereydi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıkacaklarını hatırlayıp güçlükle kalktı. Silkelemedi sırtındaki toprakları ve çıkarmadı ayakkabısına dolan minik taşları. Düştükleri yere kadar onunla gelsinler istiyordu.
Adı Diyar’dı. Dedesi koymuştu ona yirmi yedi yıl önce bu ismi. Diyar diyar gezememişti henüz ama severdi ismini. Ve biliyordu, bir daha asla göremeyecekti köyünü, ismi kaderi olacaktı.
Kuşlar yuvalarına dönmüş, karanlık çökmüştü. Kerpiç tavanlı evine girdiğinde karısını sobayı yakmaya çalışırken buldu.
“Geceler serin oluyor artık, üşümesin çocuklar.” dedi karısı Gülfidan. İncecik belli, siyah uzun saçlarıyla köyün en güzel kızlarındandı. Lakin iki yıl kadar önce tarlada traktör çarpmıştı ona. Sol ayağı aksıyordu artık ve ömür boyu da böyle kalacaktı. Traktörü kullanan sekiz yaşında bir çocuk olduğundan elleri kolları bağlı, kaderlerine boyun eğmişlerdi.
İki çocukları vardı: Hasan ve Hüseyin. Yedi yaşındaydı Hasan ve Hüseyin de dört. İki göz odalı evlerinde mutlu mesut yaşayıp kendi yağlarında kavrulurlardı. Bugüne kadar…
Yer yatağında, sobanın yanında Hasan ve Hüseyin’i ortalarına almış yatıyorlardı. İkisi de uyuyamıyordu. Çok yorgundular ama bir türlü dalamıyorlardı. Kederi kendinden büyük insanlar uyuyamazlardı işte öyle kolay kolay.
“Uyudun mu Gülfidan?”
Gülfidan önce ses çıkarmayayım dedi ama dürüst olacaktı kocasına, hep yaptığı gibi.
“Yok bey. Uyku nerde. Korkumdan uyuyamıyorum. Ya fark edilirse hemen, düşerlerse peşimize?”
“Sen uyumaya çalış. Sabah olmadan düşeceğiz yola. Ana yola vardık mı işimiz kolay. Bekir arabada bekleyecek bizi. Kuracağımız yeni hayatı düşün, hadi uyu biraz.”
Gülfidan bir sağa bir sola döndü. Sonunda teslim etti kendini uykuya. Derin olmasa da daldığı uykusu, dinlenebilecekti biraz. Gece uzundu ve ne olur ne olmaz diyerek uyumayacaktı Diyar. Güneşi doğdurmayacaktı üzerlerine. Yol karanlık olacaktı ama vaktinde çıkarlarsa yarınları aydınlık.
Baykuşlar durmaksızın öttüler o gece. Gürül gürül yanan sobadan terlemişti çocuklar. Diyar kapı önüne çıkıp sigara içti ve yine o aynı ninniyi mırıldandı. Sabah gitmişti anacığının mezarına. Ona veda etmeden olur muydu hiç. Babasıyla da küstü yıllardır. Abilerini tutardı hep babaları. Diyar en küçük olduğundan mıdır nedir hiçbir zaman görememişti baba sevgisini. Ne bir sevgi ne de küçücük bir ilgi. Son birkaç aydır babasının peşindeki alacaklılar Diyar’ı da tehdit eder olmuşlardı. Kendi yapmadığı borçlar yüzünden ailesini kaybedebilir, başına her türlü kötülük gelebilirdi. En iyisinin her şeyi ardında bırakarak gitmek olduğundan emindi. Varsın tarlası da evi de onların olsundu. Karısı ve iki evladının sağlığı onun için her şeydi. Onları yanına alsa yeterdi.
Gece bitmek üzereydi. Art arda içtiği sigaralardan uykusu iyice kaçan Diyar sobaya odun atmıştı. Bacadan duman tütmesi iyi olacaktı. Duman yuva demekti, evdi, sıcaklıktı. Duman kaçmak demekti bir de. Tüterken baca, kimselere sezdirmeden sessizce gitmekti.
Bir saat bile uzanamadığı yatağından doğruldu. Çay demleyip bir şeyler hazırladı. Gülfidan çayın kokusunu almış gibi uyandı. Ardından da çocuklar uyandılar.
Dört yürek bir olmuş hiç konuşmadan kahvaltı yapıp yatakları topladılar. Geceden hazırladıkları birkaç parça çıkını yüklenip sırtlarına düştüler yola. Gülfidan çocuklarla önden gidiyordu. Diyar da hemen arkalarındaydı yürürken. Gün doğumuyla düştükleri bu yolda arkalarına bakmıyorlardı hiç. Baksalar gidememekten korkuyorlardı. Kolay mıydı vatanından ayrılmak. Kenetlenip birbirlerine kendilerini bekleyen hayata adımlıyorlardı, buna mecburdular.
Ana yola yaklaştıklarında arabayı görmüşlerdi. Diyar’ın can dostu Bekir söz verdiği gibi heyecan ve biraz da endişeyle bekliyordu onları. Yaklaştıklarını görünce arabanın kapılarını açmıştı hemen. Her saniye çok önemliydi. İki dost aceleyle kucaklaştı ve artık yoldaydılar. Uzaklaştıkça derinden oh çekiyordu her biri.
Adı Diyar’dı. Gözlerini kapattı. Bir insanın vatanının sevdikleriyle mutlu ve güvende olduğu her yer olabileceğini anlamıştı.


