nasılsın? yüreğimi soracak olursan kilit kilit. bilirim, olmadı bu benzetme. çünkü bazı şeyler bazı anlamlarda değil, biliriz. iyi mi gittiğin yer? çok mu uzak buraya? çay demleniyor bak, tam da sevdiğimiz gibi. koca bir demliği bitirmiştik bir gece, hatırlıyor musun? karanlık aydınlığa varmak üzereydi. vakitler nehir olmuştu, biz de sandaldık üzerinde, akmış gitmiştik. varmış mıydık bi yere, galiba. istediğimiz yerlere nadiren varıyorduk oysa, belki de vardık sanıyorduk. sahi var mıydık; biraz vardık, biraz yoktuk.
üşüme oralarda, kendini üşütme. kendini dinle; rüzgârı, güneşi, ayı, bulutu. sesimi yollayacağım sana, dinle onu. ben de dinliyorum, bizim olan şarkıları ki şarkıların haberi yok bundan. her akşamüstü oturuyorum iki kişilik masalara, kendimle. ikindinin güneşinden, akşamın deminden, gecenin hecelerinden içiyorum. insanlara bakıyorum; oyun oynuyorlar, kendi rolünde işte herkes, oyun içinde oyunda. kaçıyor kimi, kimi de kovalıyor. neyi mi? bilmem, onlar biliyor olsa gerek. baktım sabah oldu, sonra akşam, sonra sabah. sonra yine akşam. ne işim var burada diye soruyorum kendime. avucumda yok ki bir cevap. bugün güzel olacak diye tekrarlıyorum her sabah, olmuyor. olmuyor işte.
hatırlar mısın, ağız dolusu güldüğümüz o bahar gününü. içimizde turuncu çiçekler açmıştı. güneşi selamlamıştık sevinçle, yağmurlardan sonra görünüvermişti ansızın. tamam demiştik, bundan sonra kimse üzemez bizi. sonra emin olamamış, olur da bir gün üzülürsek bu günü hatırlayıp hüznü unutalım demiştik. hatırlıyorum, ama üzülerek. ya sen?
ruhlarımız ezelden tanışıyordu, emindik. bunu anladığımızın ikinci yılıydı. dallarda çağlalar dizili bir gün omzuma yaslanıp ağlamıştın. ne yapsam demiştim. hiçbir şey demiştin, sadece hiçbir şey. herkes bir şey yapardı, kimi üzer kimi ağlatır, kimi sevindirir. kimi gelir, kimi gider. sen hiçbir şey yapma demiştin, öylece dur. durdum ve bekledim. saatler sonra dinmişti gözyaşların. ve ben ilk kez gamzede açan o gökkuşağını görmüştüm.
özledim seni; kahve fallarıyla saçmalamayı, saçlarımızın lastiğini çözmeyi rüzgârda, bir ayağımız kaldırımda bir ayağımız yolda yürümelerimizi, tam bir şey söyleyecekken susmayı, susulacak yerde komik sandığımız bir şey söylemeyi, kırgınlıklarımızı… paylaşmayı zamanı, ekmeği, acıyı, iyiliği, çocuk neşemizi…
ve ne çok yol paylaştık seninle. sağı solu yemyeşil yollar. fırat gürül gürül akıyordu sağımızda, bizse durmadan anlatıyorduk. seviniyorduk, özlüyorduk, unutuyorduk, ağlıyorduk, hatırlıyorduk, kanıyorduk, kızıyorduk. yaşıyorduk, insandık nihayetinde.
kitaplar okuyup anlatıyorduk; olasılıklar dünyasında bir öyküydük, uzun bir öykü. kesişirdi başka öykülerle yollarımız, tıpkı bizim gibi. romanın adı hayattı, şimdi biliyorum, anlıyorum, özlüyorum, arıyorum, ağlıyorum.
arka arkaya üç film izlediğimiz gün nasıl da ağrımıştı başımız saatlerce. olmuş muyduk pişman, sanmıyorum. keşke yine izleseydik diyorum düşündükçe, işte buna pişmanım.
dağ başında piknik yapmıştık, hani. peşimize bir yaban keçisi takılmıştı. korkmuyordun. ben de sen varsın yanımda diye korkmuyordum, o zaman söyleyememiştim bunu sana. nedenini bilmiyorum. keşkelerime bunu da ekliyorum. keşke.
anne olduğun gün, benden iki tane olmuş gibi demiştin, dün gibi aklımda. sadece bu değil, dün de aklımda, dün de bugün de. yarını aklımda tutmaya mecalim yok. olsan, sorardım sana, olsan.
çok severdin çocukları, benim gibi, benziyorduk sonuçta. severdik; çocuk gülüşünü, bir de çocuk saflığını. çünkü güzel olan şeyler de bunlara benzerdi. yalansız, beyaz, zarif. severdik yüreklerimizi; övgüler dizerdik, paylaşamazdık başka kimselerle. en çok da sen. yoksa sen miydin daha çok seven, sen mi?
çiçekli mi hala bardakların, perdelerin, peçetelerin, ya balkonun? peki kalbin? çiçekli defterler dolduruyorum sana, belki okurum bir gün. çiçekli kalemlerle yazıyorum, çiçek çiçek koksun diye. senin için.
yalan söyler mi kuşlar şarkısında; yalan mı kitaplar, saçtaki beyazlar, duvarlar, içtiğim sigaralar, dallardan dökülen ağıt, yalan mı çocuklar? peki ya aynalar?
kutudaki kibritler bitmek üzere, gaz lambam sönük. seni görmediğim her gün için bir mum yakıyorum. mumlar da bitiyor. şimdi eriyen mumlara içimin kuyusundan ip yollayıp yeni bir mum yapıyorum. tarifsiz bir rengi var hepsinin, kokusu acı.
yürüdüğüm ağaçlı yolu hediye ediyorum sana, güzel rüyalarımı ki artık pek görmesem de; gözlerimi kısıp güneşe bakmayı, çok susadığımda suya kanmayı, radyoda çıkan şarkılarımızı, bebeklerin gülüşünü, ufukları, denizleri, pofuduk terliğin sıcaklığını, sevmelerimi, kahve kokulu bir sohbeti, uçurtma uçuran çocukları, farkına vardıklarımı, saç tellerimin arasında sakladığım rüzgârı, kedilerin huzurunu, sonbaharın renklerini, ilkbaharın çiçeklerini, yazın kucağını, kışların büyüsünü, kuşların uykusunu, heceleri, yazdıklarımı, yazamadıklarımı…
lütfen söyle kırgın gitmediğini. yazabiliyorsan yaz, uçurtmayla gönder. kuş tüyleriyle ya da başını alıp giden bir düşünceyle yolla. yanağımdan öpsün yağmur, buluta yaz…
trenin penceresinden izlediğimiz o son kış, farklı yollara savursa da bizi hep birlikteydik, ayrılmadık değil mi…
yaşamaktan güzel şey var mı; şimdi en iyisini sen biliyorsun, bildin mi…
rahat mısın oralarda; yapabilirsen bir selam yolla… yapabilirsen…


