Ateşli genç sofi “bu söz ne menem bir şey, hiçbir anlamı yok, öylesine kafadan sıkılmış, işkembeyi kübradan sallanmış bir laf, olsa olsa sadece bir aforizma,” dedi. Halbuki kendisi sabahtan beri yüksek sesle meşrebine ait onlarca aforizma savurup duruyordu ortalığa, sanki onların bir anlamları varmış gibi. Kaldı ki kendi meşrebine körlük derecesinde fanatikçe taraftarlığı olmasaydı ve karşıdakini azıcık dinleyip anlamaya çalışsaydı, muhatabının söylediği aforizmanın saatlerdir kendisinin o tok sesiyle bangır bangır ortama salladığı bölük pörçük lafları desteklediğini bile görebilecekti. Ama fanatizm böyle bir hastalıktı zaten. Doğru sadece kendi hizbinden çıkabilirdi, çıkmalıydı, çıkartılmalıydı. Sadece kendi söylediklerini ve söyleyeceklerini düşün, onları ifade et ve yücelt. Karşı taraftan gelecek her türlü sözü ve cevabı ise sakın dinlemeye ve anlamaya kalkma; aksine hemen reddet, küçümse, değersizleştir ve alaya al. Söylediğine ve ağzını açtığına öyle pişman et ki muhatabını; meydan tamamen sana, pardon meşrebine kalsın. Böylece hep sen konuş, hep sen savur; ola ki bu sayede orada bulunanlardan birilerini etkilemiş olarak yapıya kazandırabilesin. Sonra asla hata kabul etme, hiç geri adım atma; hep ötekini suçla, hasım tespit etmeyi unutma. Aman dikkat, karşı takıma hiçbir şekilde puan kazandırma. İşte körlüğün tanımı.
Başka bir meşrebe ait aforizmayı hafifseyip alaya alması tamamen bu fanatik körlükten kaynaklanmıştı. Ortada dönüp duran tartışma hakkı teslim, adaleti ihya etmenin semtinden bile geçmiyordu. Bir insanın kendine ait olan en saçma bir şeye altın muamelesi çekip başkasına ait değerli ve yüce bir hikmete, eski ve küflü teneke muamelesi çekebilmesi bırakın bir inanç dünyası adına kötü olmasını, insanlık adına acı bir çelişkiydi. “Her parti ancak kendisine ait olanla sevinip ferahlar,” ayeti geldi aklına.
Muhatabın sahibine nispet ederek ifade ettiği “yok yok olursa, var olur,” aforizmasının aslında toy sofinin dediği gibi “öylesine kafadan sıkılmış,” bir söz olmadığını, aksine matematikteki “eksi ile eksiden artı çıkar,” şeklindeki kurala benzediğini, hatta aynı şeyi ifade ettiğini fark etti. Hem sonra bu söz içinde Allah’ın varlığını ispat eden önemli bir ilke de barındırıyordu. Allah’ın varlığı mı, yoksa haşa yokluğu mu ispatlanmaya daha muhtaç bir tezdi? Başka bir deyişle varlığının mı, yoksa yokluğunun mu açık ve sağlam delilleri vardı? Bugüne kadar varlığına dair onlarca delil görmüş, duymuş, okumuş ve incelemişti. Ama yokluğuna dair ciddiye alınabilecek tek bir delil ne duymuş ne görmüş ne de okumuştu. Öyleyse yokluk yok olmuş, yerini bir olan Allah’ın varlığına bırakmıştı. Ortaya iki yoktan bir var çıkmıştı şu hâlde. Rusların dediği gibi “İnsan anasız babasız yaşar, Tanrı’sız yaşayamazdı,” işte, mesele bu kadar açıktı. Fanatik taraftarlığı, meşrebine futbol takımı tutar gibi körü körüne bağlanması, böylesine değerli düşünceleri ıskalamasına neden olmuştu. Hayatta ne çok şey ıskalanıyordu zaten tam da bu körlükten.
Ortamın ilmi bir tartışmaya izin vermeyecek kadar kalabalık ve heterojen, üstelik de kısa oturulması gereken bir taziye meclisi olması tartışmanın içine dahil olmasına engel oldu. Çünkü taze ölü dua isterdi, ruhuna gürül gürül Kur’an’lar, Fatiha’lar okunmasını arzu ederdi belki de; cenaze sahipleri ise taziyecilerin “ne yapalım ki emir büyük yerden, Allah rahmet etsin, başınız sağ olsun, sabır versin,” diyerek omuzlarına samimice dokunulmasını beklerdi. İlmi bir tartışmaya, hele de atışmaya izin verecek bir cedel ortamı hiç mi hiç mevcut değildi. Böyle bir ortam olsaydı bile “aptalın yanlışını düzeltme, senden nefret eder,” sözü gereği kendisine samimi olarak sorulmadıkça belki yine de konuşmazdı.
Gökten yıldız topladıklarını sanan zavallılar, yerde, etrafında oturdukları sofranın mahiyetini bilmeyecek kadar kaba ve softa kimselerdi işte. Onlar büyük haritayla meşguldüler zanlarınca. Yerdeki basit, adi ve değersiz varlıklar meşgul olunmaya değmezdi kendilerince. Halbuki hiçbir büyük harita küçük haritayı ihmal etmemeliydi. Küçüğü ve azı ihmal eden büyüğe ve çoğa hakkını veremez, aza şükretmeyen çoğa şükredemez, kuruşta adil davranmayan tomar tomar paralarda hiç adil davranamazdı. Yerdekini değerleyemeyen göktekini nasıl fark edebilecekti ki? İmkansızdı bu. Şairin “güneşi ceketinin iç cebinde kaybetmek,” dediği bu olsa gerekti.
“Genç katır sert yellenir,” misali heyecanlı sofi hâlâ sallamaya devam ediyor, sürekli konuşuyor ve bir türlü susmak bilmiyordu. İçinden kaç defa “lâ havle,” çekti, “hay sizin meşrep terbiyenizi seveyim,” diye mırıldandı defalarca kendi kendine ve daha fazla dayanamayıp ortamı usulca terk etti.
Mustafa Ünver