Kuzeyin derinliklerinde, donmuş çam ağaçlarının iğne yapraklarını büken ve fırtınanın ıslığıyla uluyan rüzgâr, vadinin üzerine kireç beyazı bir örtü seren taze kar tanelerini savuruyordu. Burası, buz tutmuş nehir yataklarının, keskin sırtların ve insanın ayak basmadığı sonsuz tayganın tek hâkimi olan bir dünyaydı. Beyaz bir çölü andıran bu topraklarda sessizlik bir huzur değil, bizzat pusuda bekleyen bir tehditti. Sıcaklığın sıfırın altında kırk dereceye düştüğü bu amansız coğrafyada nefes almak bile ciğerleri keskin bir cam kırığı gibi çizerdi.
Ağır kar katmanlarının arasından, bir hayalet gibi beliren devasa bir gölge süzüldü. Bu, fırtınanın rengini tüyünde taşıyan, boz ile gümüş arası sırtıyla vadinin en yaşlı ve en güçlü kurdu olan Kül’dü. Yılların getirdiği yaralar, sol kulağındaki derin çentik ve göğsündeki kabarık dikiş benzeri izler; onun bu soğuk cehennemde ödediği bedellerin nişanesiydi. Kasları, her hamlede derisinin altında çelik kemer gibi geriliyor; iri, tüylü patileri karın yüzeyinde neredeyse hiç iz bırakmadan, büyük bir zarafetle batıp çıkıyordu.
Kül’ün kehrübar sarısı gözleri, donmuş çam dallarının arasından ovaya odaklanmıştı. Göz bebeğindeki tek bir titreşim dahi çevredeki en ufak hareketi, daldan düşen minik bir kar kütlesini ya da uzaktaki bir çalı çırpının kıpırdanışını kaçırmazdı. Islak, siyah burnu havayı delip geçen koku zerrelerini birer birer ayrıştırıyordu: çam reçinesinin acı kokusu, donmuş toprağın sert nemi ve hemen ileride, rüzgârın getirdiği o hayati buhar… Sıcak bir kanın, yorgun ve yaralı bir sığın geyiğinin kokusu.
Sürü, Kül’ün iki adım arkasında, birer gölge gibi dizilmişti. Dişi kurt Akça, kardan ısınmış nefesini Kül’ün sağ omuz başına doğru üflerken gergindi. Karın altında kalan yiyecek kaynakları tükeneli üç gün olmuştu. Açlık, karın boşluklarında amansız bir düğüm gibi sıkışıyor, kaburgalarını dışarı fırlatacakmışçasına zorluyordu. Ancak vahşi doğada açlık, aceleciliği değil, kusursuz bir sabrı öğretirdi. Doğanın altın kuralı basitti: İlk hatayı yapan ölürdü.
Kül, patisini havada tutarak durdu. Sürü anında arkasında birer heykel gibi donakaldı. Rüzgâr yön değiştirmiş, kokuyu daha net bir şekilde burunlarına üflüyordu. Yaklaşık yüz metre ileride, donmuş derenin kenarındaki kar kaymasının yanında devasa bir erkek sığın duruyordu. Sağ arka bacağı hafifçe aksıyordu; belli ki buzda kaymış ve bileğini incitmişti. Dev boynuzları birer taç gibi gökyüzüne yükseliyor, burnundan çıkan buhar buğulu bir bulut halinde havaya karışıyordu. Devasa bir cüsse, ama yorgun bir beden.
Kül, gözleriyle sürünün genç üyelerine sessiz emirler verdi. İki genç erkek kurt, vadinin yan kanatlarına doğru sessizce süzüldü; karı adeta okşayarak avın etrafını kuşatan geniş bir çember çizdiler. Akça ise sol taraftaki bodur köknar çalılarının arkasında mevzilendi. Kül, av ile kendi arasında kalan açık alana doğru adımladı. Artık gizlenmiyordu. Vahşi doğanın o kadim ve amansız tiyatrosunda perde açılmıştı.
Sığın, karın üzerindeki gölgeyi fark ettiği anda başını dikleştirdi. Geniş siyah burnu titredi, gözlerinde vahşi bir korku şimşeği çaktı. Sağlam bacağının üzerinde doğrulup devasa boynuzlarını öne doğru eğdi. Bir sığının tek bir çifte darbesi, bir kurdun kaburgalarını un ufak etmeye, kafa tasını parçalamaya yeterdi. Güç ile zekanın, ham cüsse ile kolektif taktiğin savaşı başlıyordu.
Kül, boğuk bir hırıltıyla öne fırladı. Doğrudan avın üzerine gitmiyor, onu panikletmek için etrafında geniş yaylar çiziyordu. Sığın dönmeye, boynuzlarını sürekli Kül’e doğru tutmaya çalıştı. Ancak unuttuğu bir şey vardı: Kar derinleşiyordu ve incinmiş bacağı her hamlede buzlu zemine biraz daha batıyordu. Tam o anda, arkadaki çalıların arasından fırlayan Akça, sığının arka bacağındaki tendonlara doğru hamle yaptı. Sığın acıyla böğürerek arkasına döndü ve dev patisiyle karı savurdu.
Bu dönüş, Kül’ün beklediği tek bir saniyelik fırsattı.
Kül, arka bacaklarındaki tüm gücü tek bir yay gibi gererek karın üzerinden havalandı. Zaman adeta yavaşladı. Rüzgârın uğultusu çekildi, kar tanelerinin düşüşü durdu. Kül’ün keskin dişleri, sığının şah damarının bulunduğu boğaz kenarına kilitlendi. Çenesi kapandığında, soğuk havanın içinde sıcak bir kan fışkırması yayıldı. Sığının dev cüssesi, kurtların ağırlığı ve açlığın getirdiği o amansız baskıyla donmuş derenin üzerine devrildi. Karın üzerindeki kırmızılık, beyazlığın ortasında devasa bir leke gibi yayıldı.
Mücadele bittiğinde tayga yeniden o derin, ürkütücü sessizliğine büründü. Güneş, donmuş ufuk çizgisinin arkasında kan kırmızı bir iz bırakarak batarken, dondurucu soğuk geceyi teslim alıyordu. Kül, kanlı ağzını gökyüzüne doğru kaldırdı. Göğsünden yükselen derin, gür ve uzun uluma, donmuş vadilerin, geçitlerin ve çam ormanlarının üzerinde yankılandı.
Bu uluma bir zafer çığlığı değildi; bu uluma, beyaz sessizliğe diz çökmeyenlerin, acımasız soğukta nefes almaya devam edenlerin ve doğanın bağrında hayatta kalmayı başaranların kadim türküsüydü.


