Hafta sonu, sabahın aydınlığının tazeliğiyle attı kendisini sokağa. Dışarısı bir dönem filmi gibi. Gökyüzünden yansıyan ışık, bir perdenin ardında hapsedilmiş, önündeki engelleri aşmaya çalışıyor. Doğanın rengi geçmişten gelircesine, siyah beyaz fotoğraf yansımasını hatırlatıyor sanki. Puslu bir hava. Mevsim kış. Ocak ayının son birkaç günü… Kasvet hâkim. Yürüyüp biraz kendisiyle baş başa kalmayı tercih etti o gün. Parka gidecekti. Ağaçlık bir alan. Gerçi son zamanlarda hep kendisiyle baş başaydı ya! Öyle spor yapmak değil amacı; iç hesaplaşma, özüyle muhabbet!
Havalardan mıdır nedir? Epeydir sıkılıyordu. Eşinin ölümü onu boşluğa düşürmüştü. Hemen her şeyi danıştığı, bunaldığında dizinde şifa bulduğu yüce kadın… Onun, saçını okşaması, vücudunda bir şifacı gibi elini dolaştırması, verdiği o enerji; sevgi böyle bir şey olmalı. Saf, temiz, kirlenmemiş. Kendisi de ona karşı öyleydi. Hep artan, eksilmeyen. Düşündü de; bunun altında hep vermek vardı; fedakârlık, feragat. Her fırsatta kendinden ziyade onu da düşünmek. Sağlığında hiçbir şeyi onsuz yemezdi; hatta paylaştığı eğlenceyi, bir etkinliği. Onsuz tat almıyordu. Paylaşmak, gözlerinin içine bakmak, aynı anda tepki vermek. Böyle bir şeydi anlaşılan; yoğunluk, iki sevginin çarpışması ve alınan haz.
Sevgi denilen duygu yoğunluğu farklı şekiller olsa da adı sevgiydi. Değişik sevgiler var hayatta; değişik şeyleri sevmek, hepsinin farklı tepkileri. Kimisinden zamanla uzaklaşıyor, gelip geçici bir hal alıyor. Kutsal sevgiler; anne, baba, çocuk, torun… Bunlar yeri doldurulamayan sevgiler. En önemlisine gelince; insanı yemekten içmekten kesecek kadar olanı, aşk ile beslenen sevgi. “Bu sevgi çok önemli işte!” dedi. Her fırsatta büyüyüp küçülebilen bir duygu aktarımı. Küçücük bir kar tanesinin yuvarlanarak bir çığ gibi büyütülebileceği gibi, büyümüş bir çığın dağın tepesinden aşağılara yuvarlanıp başladığı yere dönüşebileceğini düşündü. Adeta nefrete dönüşebileceğini. Ardından kavgalar, ayrılmalar… Bunlar belki en masumu sayılacak haller. Ya, ya ölümüne sevmek, severken ölmek kadar çılgın düşüncelerin pençesinde bir sevgi ise? Sonu karanlık.
Sevginin evrimleşmesi! Neye ve kime göre? Yürüyor, kafasında kelimeler ardı ardına dökülüyordu. Parkın yürüyüş parkurunda iki tur yürüdükten sonra bir banka oturdu. Önünden geçen onlarca insan… Onları düşündü bir an. Ya onların sevgileri? Karşılık buluyor muydu yoksa aynı evde… Bu sevgi ne menem bir şey! Sevmek birleşmekken, bazen insanı ayrılığa götüren yolun parçası. Ayrılık yapbozunun son parçası; sevginin evrimleşmesi mi yoksa evrimleşmiş sevgiyi mi sevmiş olmak?
İkisi de birbirinin içine geçmiş halkalar gibiydi. Kafasındaki bu soru epeydir meşgul ediyordu kendisini. Bir tarafta içinde doğup büyüdüğü ailesinde anne ve babasının teşkil ettiği sevgi, diğer tarafta öyle olmasını istediği fakat hayalinde beklediğinin arzu ettiği gibi bitmemesi. Kabullenmek. “Hadi bizimki böyle bitti.” dedi. Genelde mutlu evlilik çocukları, ailesindeki gibi olmasını arzu eder birlikteliklerin ve ikisi arasındaki sevgiyi. Anne ve babasında hiç bitmeyen, hep artan sevgi; “Başlangıçta aradığım sevgiyi buldum!” diye benzettiği fakat zamanla günlük hayatın rutininde tekdüze bir hâl alması. Aynı odada kalan iki yabancı! Güzel başlar, sonra rutin hayatın içindeki sevgi giderek birbirine tahammül edilemeyecek hal alır.
Oysa öyle miydi birlikteliklerinin ilk yılları? Pembe bir dünyanın içinde, pembe panjurlu sevgi yumağından evleri… Zamanla pembe renk de grileşiyormuş meğer; hayat gailesi denilen çarkın içinde değişiyormuş. Ancak onlar yıllar içinde grileştirmediler sevgilerini. Diri tutmaya çalıştılar. O ölüm kavramı sevgilerinin üstüne çökene kadar. Şimdi tek taraflı özleme dayanan sevgi yoğunluğu var.
Hep aklıma halk hikâyelerindeki o ölümsüz aşklar; uğruna ölen, sevgilisi uğruna deli olan Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin gelir. Kavuşsaydılar günümüze kadar varan o hikâyeleri olur muydu? Sahi, sevgi nasıl bir şeydi? Aslında karşılıksız birine bağlanmak… Bütün mesele burada; bağlantıda görünmeyen bağlılık kementini birbirine sıkıca bağlayabilmek. O duyguyu birbirine akıtabilmek. Yoğun bir enerjiyle nefes aldıkça karşı tarafa hissettirmektir sevgi, beslemektir.
Kadın oturduğu bankta bunları düşünürken önünden geçen birbirine kenetlenmiş iki ele baktı. Nasılda sıkı tutuyorlardı elleriyle birbirini, yüzlerinde saf sevginin yansıması. Belli henüz daha evrimleşmemiş, ilk günün tazeliği ile masumiyetin ve mahcubiyetin oluşturduğu ve soğuğun ardına gizlenmiş yanakların pespembe olmuş hali. Derin bir iç çekti, bacak bacak üstüne attı, biraz daha başını montunun içine biraz daha gömerek gülümsedi, kendi sıcaklığında, farklı bir sevgiyi hissederek gülümsedi… “Sevginizin evrimleşmemesine,” dedi.


