Bu anlatıyı bana ilham veren Virginia Woolf’a ithaf ediyorum!
Elinde, tepesinde Snoopy’nin kısa bir yayın üzerinde titreyerek sallandığı uğurlu kalemiyle masanın önündeki sandalyesine oturmuş bekliyor. Sinirli ve şiddetli sarsıntılarla ellini oynattıkça köpekçik deli gibi sağa sola saldırıyor… Hava karamaya başladığından beri yerine mıhlanmış, öylece oturmuş düşünüyor. Çıt yok! Off! İç sıkıntısı bu… Bavulunu toplamış yolculuğa çıkmaya hazır, peronda bekliyor. Tren onsuz kalkmamalı… Meditatif bir halde gözleri kapalı ama ne gelen var ne giden… Sessizlik.
Neden istediği zaman yeşil düğmeye basıp kapısını açamadığı için sabırsız. Off, poff! Bu odada, bu masada ve camın önündeki bu sandalyesinden başka bir yerde asla olmaz. Nasıl olur biliyor, hala vakit gelmedi mi diye düşünüyor. Çeşmenin başında oysa. Akış, kaynaktan fışkıran som altın sarısı ışıltılarıyla bir nehir gibi başından aşağıya doğru akmaya başlayacak… Tüm yaşam onunla olacak. Sadece o mu? Herkes o ilahi coşkulu anı bekliyor! Hepsi heceler halinde inecekler belleğine ve birleşip önce kelimeler sonra cümleler oluşturacaklar. O da lekeleyecek benliğiyle önünde duran temiz bir beyaz sayfayı, basacak mürekkebi üzerine ve suyun gücüyle yarınları yazacak.
Her şeyi önceden planlamış. Kahramanı eve girdiğinde esas konuya girecek. Nasıl yazacağını biliyor, önceden epeyce not tutmuş. İyi de şu kahrolası ritim nerede? Sabırsızlanıyor. O sesi yüreğine nakşedip dans edecek bitki, hayvan ve insanla. Toprak yerine sesi, hava yerine ateşi koyup en sonunda ışığa varıp sulayacak her anı. Dört elementi biliyor da başlangıç için ışığı kim yakacak? Bir şarkı veya bir türkü duysa keşke. Ya da bir nota, “la la la!” O nameyle Birlik Kapısı’ndan girecek. Nasıl yapacağını biliyor. Biliyor da şu kahrolası yol neden hala kapalı, onu düşünüyor. Ne ileri ne de geri gidebiliyor:
-Açın kapıları! Bakın, kalakaldım burada. Tek bir kelime dahi yazamadan yerimde sayıyorum!
Her gecenin sonunda aydınlık olur ya hani, bu karanlığın sonunda da elbet şafak sökecek. Doğa uyanacak. Bir çiçek ya da bir böcek, vana açıldığı an sesleri duymaya başlayacak. BİZ’i duyacağı anda yüzündeki ışığı görmek istiyorum. “Eh, hadi ama sıkıldım burada pineklemekten,” diyerek gözlerini kapattı. Yüreğini dinliyor.” Tısss… “Dur, bir yeşil çay yapayım kendime, belki ilham gelir,” dediyse de sonra vaz geçti. “Kımıldamayayım bir yere,” geldiğinde kaçırırsa diye endişeli. Uğultu başlamadan önce birkaç kelime de olsa yakalaması gerektiğini biliyor. Tısss! Bu sessizlik onu deli edecek! Kuş ötüyor, rüzgar esiyor ama o hala yok orada… Onunla da konuşsunlar diye bekliyor. O zaman ayrılık bitecek. “Hani nerede lir çalan Penelope? Ya cennet bahçelerinde şakıyan bülbül? Bakın daha bir satır bile yazamadım!” diyerek usançla önünde duran temiz sayfaya bakıyor.
Sıkıntı tınıyı duyamamak. İşittiği, sinir bozucu bir sessizlik. Her şeyin ahenkle çınladığı o tekliğin sesini duyamıyor. Ah o ritmi bir duyabilse, hemen yazamaya başlayacak. Kimsenin bilmediği kara deliklerin içine girip nihan olan insanı kaleme alacak. Hatta sayfanın sonu dahi onu durdurmaya kifayetsiz kalacak ve akıp gidecek her ana. İncilerini dizecek boşluklara ve tamamlanacak. Dokuma tezgahındaki bir kilim gibi, üreyen bir örgüyle uzanacak ummanlara. Köklerinden göklere varacak ve aşağıya bakıp “gel!” diyerek seslenecek. “Sen de gel! Peronda bekleyen hiç kimse kalmasın!” Ayrılık bitecek. Ölümlüler ölümsüzleşecek. Zamanı gelmedi mi daha diyerek sorguluyor. İşte, altın başaklar bir sağa bir sola sallanıyorlar. Aşkın şarkısını söylüyor her bir can. Hepsinin bir tek olup kaynaktan geçişlerini gıptayla izliyor… Kırklar Kapısı’nın önünde olduğunu biliyor. Yaşamın tınısı orada, her şeyin birliği orada ama o hala yoklukta. Kapıyı çalıp geçmesi gerek. Ancak o zaman çektiği acılar sona erecek. Tak tak tak!
-Hey canlar, beni de yanınıza alın! Alın da Kırk Kapı’nın ışığı olayım. Benim ocağımın da bacası tütsün artık. Çok geç olmadan, bir pervane misali ateşlere atmadan kendimi, izin verin geçeyim. İzin verin de yanmadan kendim olup insanca yaşayayım. Ya küllerinden doğduğunu söyleyen yalan söylemişse? Ya yanıp tutuştuktan sonra şakıyan bir bülbüle dönüşememişse ne olacak? Bakın; kitap benim, Mukaddes Kitap Olan İnsan’ım ben ama lanet kalem yazmıyor ki! Mürekkebi bitmiş. Bir şey var boğazımı tıkayan, nefesimi kesiyor. Sanki bir el, sıktıkça sıkıyor. Biliyorum, her şeyi biliyorum ama içimde kör düğüm olan sırları çözüp cümlelere dökemiyorum işte. Bir göl misali öylece donuk kaldım. Hey tanrım, bütünlenemedim mi yoksa? Hala biçare bir yarım olamam ben, değil mi? Benim sizinle olmam lazım! diyerek haykırdı. İçeriden gelen soğuk bir ses, “bize veli gerekmez,” diyerek onu içeri almadı. Korkunç! Alı al moru mor oldu. Yüreğinde kabaran deniz coştukça coşuyor, dalgalar iner gibi yapıp köpük köpük kabarıp daha da yükseğe çıkıyorlar. O kapıyı açmak zorunda olduğunu biliyor… Tak tak tak!
-Ben sizin fakir bir kulunuzum, izin verin de sizinle olayım erenlerim, dediğinde kapı ardına kadar açılıyor. İşte tam bu anda bir patlama sesiyle irkiliyor! Öyle bir ses ki bu ses, neredeyse kulakları sağır edecek bir bomba patlıyor! Hiç bir şey yokken aniden duyduğu bu çığlıkla yokluk, varlığa bürünüyor. Bu dünyanın dipsiz kuyusundan serin sular çekip, içinde yanan ateşi söndürüyor… İşte rüzgar da estiriyor şarkısını… Bir anda bir titreme geliyor, bir anda bir ışık yanıyor ve içinde bir volkan patlıyor. Sessizlik sesleniyor ve nihayet gözlerinin üzerindeki perde yavaş yavaş aralanıyor. Bakın şimdi görüyor onları… Kaf dağının altın gözlü kuşları uçuştalar. O şiddetli seslenişle yer ve gök birbirine karışıyor. Böylece bir teklik oluşuyor. Oh, işte huzura vardı. İşte; bakın, beklenenler artık zirvelerden dünyaya inmeye başlıyor. Ha aktı ha akacak derken, bir de baktı kendinden kendine geçişini yapmış. Aynı anda hem orada hem de odasında…
Kendini bilebileceği bir yoğunlukta olduğunu anlamıştı. Artık bilginin kaynağındaydı. Onun sesi de sözü de yaşamın tınısında olacaktı. İşte, Altın Kalem’le yazmaya başlıyor. Yaşıyor ve yaşatıyor her bir canı. Big bang gibi çınlayan o sesle sessizlik sesleniyor. Hece hece kelimeler akıyor ve ilk cümlesini aşkla yazmaya başlıyor.
Sevgiyle,
Bahar Umurtak


