SEPYA OLMASIN!
1.
‘’Sırtımda devasa bir mermer taşı gibi taşıyorum…’’
‘’Neyi be neyi?’’ Açıkçası kendimden de usandım. Daha bir dize yazdığım, kapkaranlık bir melankoli kusacağı ilk kelimesinden belli olan bu şiirden vazgeçiyorum. Şu dizeyi yazdığım kâğıdı küçük parçalara bölüyorum, her kesişte içimde bir cümle devriliyor. Anlatamamanın veya bozuk bir anlatımın, sözlerimin net bir karşılık bulamayacak olmasının kin kaplı hüznünü yaşıyorum.
Terapistime kalsa iyi bir iş yapmışımdır. ‘’Kaya Bey, sizi yoran düşüncelerinizi ve yaşantılarınızı bir kâğıda yazıp onu küçük parçalara bölmek size iyi gelebilir.’’ İyi gelmedi Burcu Hanım, iyi gelmedi! Zaten bu işi siz istediniz diye de yapmadım. Ayrıca bana neyin iyi geleceğini siz bilemezsiniz. Psikoterapi dediğin kaç yıllık bir alan? Benimle yaşıt. Belki benden bile küçük. Yirmi iki gün sonra otuz iki yaşıma basacağım. Ama ben kendimi otuz iki değil, otuz iki bin yaşında gibi hissediyorum. Kirasını ödemek için köpek gibi çalıştığım kutu gibi evden dışarı atıyorum kendimi. Kendimi, kendi ellerimle dışarıya, ite kaka atıyorum.
Şu küçücük şehirden nefret ediyorum. Buraya atanalı beş yıl oluyor. İnsanın şu koca dünyada kendini ait hissedeceği bir yerde yaşayamaması ne kötü! Hemen her gün gittiğim kafeye yine hemen her gün olduğu gibi yapayalnız giriyorum.
‘’Kaya Abi, hoş geldin. Her zamankinden nargileni hazırlatıyorum.’’
Beş yıldır kıpkırmızı suratını, birer keçi gübresini anımsatan küçük gözlerini, sapsarı dişlerini gördüğüm, her hareketinden bayağı bir yapmacıklık akan garsona aynı yapmacıklıkla gülümsüyorum.
‘’Hazırlat dostum, hazırlat.’’
‘’Hemen! Emre, Kaya Abi’nin nargilesini at çabuk!’’
Bana beş yıl önce nargile tiryakisi olacağımı söyleselerdi buna ancak gülerdim. Dünyanın bütün renklerinden bağını koparmış, hayatın sepya, kahverengi tonlarında yaşayan, birbirinin aynısı, gür sakallı, kalın ve kıllı bilekli şu heriflerle aynı ortamda her gün nargile içiyor oluşuma kızıyorum. ‘’İçme ulan o zaman!’’ Ne bileyim ben, bir keresinde varoluşçu psikolojiyi anlatan bir kitap okumuştum. Kitapta her gün geneleve mutlaka uğrayan bir adamdan söz ediliyordu. Adam içinden: ‘’Keşke şu genelev yıkılsa da bir daha gitmesem.’’ diyordu. ‘’Gitme ulan o zaman!’’ deyivermiştim içimden. Şimdi aynı iç, bana aynısını söylüyor. Burcu Hanım, oral dönem fiksasyonu diyor. Annem bana az mı süt vermiş olabilir. Zaten hepsi burnumdan geldi, iyi ki az içmişim. Telefonuma bakıyorum. Banka mesajları, üç beş arkadaşın dün paylaştığım gönderiye gelen beğeni bildirimi, sıfır kişisel mesaj… Birkaç tane video kaydırıyorum. Nargilem geliyor. Kendimi yukarıdan bir çift göz ile izliyorum. Aman Allah’ım bu ben miyim? Şu sepya heriflerden ne farkım var? ‘’Bir farkım olmalı mı?’’ ‘’Kes ulan sesini!’’
Her birinden binlerce kez geçtiğim şu küçücük sokaklardan yeniden geçip tanıdık birkaç yüze baş sallayıp kutuma dönüyorum. Şu tek dizeli kâğıdın birkaç parçası masadan dökülmüş. Yerdeki parçalardan birinde ‘’Mermer taşı’’ yazısı kalmış. Yeni bir kâğıt çıkarıyorum masanın çekmecesinden. Keşke hayatımızın masasından da böyle yepyeni, bembeyaz kâğıtlar çıkarabilsek ve bunların önceki kâğıtlardaki hiçbir yazıdan haberi olmasa… hadi bakalım yepyeni ve bembeyaz kâğıt… Çocukken ‘’Bilmem kimin kalbi kadar temiz bu sayfa’’ derdik sana. Ama sen bu hâlinle kalbime hiç mi hiç benzemiyorsun. Biraz benzeteyim seni. Mermer taşı… Bir isim tamlaması. Mermer taşı… Zihnimde çoğaldıkça çoğalıyor bu tamlama. ‘’Seni ben yazdım, çık zihnimden!’’ Oluru yok, zihnimden çıkacağı yerde çoğalarak artıyor. Yarın olsa da Burcu Hanım’a sorsam. Ne der acaba? ‘’Ölmüşlerinizin canına değen bir tema görüyorum bu tamlamada.’’ der gibime geliyor. Ölmüşlerimizin canı yok ki…
Zihnimdeki bu tamlamaya yeniliyorum. Kendini şu bakir sayfada var etmeyi başarıyor:
‘’Mermer taşı
Anladım ki
Ben sırtımı güvenle bir tek sana yaslarım
Ve anladım ki
Kıyamete de içinde ismimi bir tek sen saklarsın.
Aman ne edebiyat! Kâğıdı olduğu gibi masaya bırakıyorum.
2.
Hiç gereği yokken bu sabah da uyanıyorum. Neyse ki bugün pazar… Tıpkı dün gibi; tatil. ‘’İki gününüz sizin olabilir sevgili insanlar!’’ Yarın yine daireye gideceğim. Yüzlerce sayfadaki kargacık burgacık yazıları bilgisayara geçireceğim. ‘’Yazmasam deli olacaktım.’’ Diyor ya Sait Faik, ben yaza yaza delireceğim. Yazmanın iki türlüsü de beni delirtecek. İş yazması, iç yazması… Biri memuriyet gereği diğeri mecburiyet gereği…
‘’Hadi bakalım, bugün farklı olsun!’’ diyerek kendimi zavallı bir motivasyon kırıntısıyla kandırıyorum. Ocağa çay koyuyorum, iki yumurta kırıyorum tavaya ama bu defa üzerinde kekik ve pul biber olacak. Hayatımı böyle böyle renklendiremez miyim? Burcu Hanım beni böyle görse gurur duyardı! Hadi oğlum yapabilirsin, zeytine limon sıkıyorum üzerine zeytinyağı ekliyorum. İyi gidiyorum. Domatesleri ince ince kesiyorum. Haftalardır kapağını bile açmadığım portakal reçelini de minik bir kâseye dolduruyorum. Ekmek… Ekmek almalıyım. En sıcağından, en tazesinden, en renklisinden! Sanırım motivasyon kırıntısının canı bu kadarmış. Pes ettim. İki gün önce işten eve gelirken aldığım bayat ekmekle ocaktan indirme zahmetine bile girmediğim tavadaki omletten birkaç parça yiyorum ve kahvaltıyı sonlandırıyorum. ‘’Ben de onlar gibi sepya olalı beş yıl olmuş!’’
‘’Bu da çok iyi bir gelişme…’’ dedi Burcu Hanım. Kekik ve pul biberden bahsediyor burada. İlk çocukluk yıllarımdan bahsettim yine. Her seansımızda konu bir şekilde çocukluğuma gidiyor. Mutlak bir şekilde eve dönüyorum. Ben ‘’Ev’’den hiç çıkmamış olabilir miyim? Ev nedir sayın psikoterapist? Ev nedir?
Ferdi’nin dişleri, duman, duman, duman… Kendime olan nefretim ve çaresizliğim… Ve yine gün bitti. Masamdayım. Kâğıttaki şiiri devam ettiriyorum:
‘’Mermer taşı,
Sırtımda taşıyorum seni
Bir kapı gibi
Her an açıp gidebilmek,
Kapatıp ölebilmek için…’’
Ölebilmek… Şu hayatta sahip olduğum yegâne güç bu olabilir mi? Yaşayabilmek desen, işte bu. Bu hayat mıdır? Kendimi şuracıkta öldürsem kim ne diyebilir? Hayır, onu da yapamıyorum. Benim bu hayatta nasıl bir anlamım var da yıllardır buna katlanabiliyorum? Ve neden ölmek varken… ‘’Ne o Shakespeare mı oldun, olmak ya da olmamak, deyiver istersen!’’
‘’Kes!’’
Bağırmışım.
3.
‘’Günaydın Kaya Bey!’’
‘’Günaydın Hikmet Bey!’’
‘’Günaydın Neşe Hanım!’’
‘’Günaydın müdürüm!’’
‘’Günaydın Resul Efendi’’
Günaydın be hepinize gün aydın. Bana gün sepya! Bana bugün de sepya! Lanet kelime, kafeden bulaştı bana. Sekiz saat boyunca yeryüzünde var olabilecek en sıkıcı cümleleri yazdım. Benim için zerrece bir anlamı olmayan o kelimeleri tıkır tıkır yazdım: ‘’İş bu belge’’ , ‘’Resen’’ , ‘’Arz ederim’’, ‘’Numaralı dosyada ekli’’ , ‘’Tutar’’… Bu kelimeleri kendi hayatıma benzetiyorum. Katı, düz, sıkıcı, birbirinin aynısı, sepya!
Ve paydos!
Saatlerce tarlada çalışıp nihayet düdük sesiyle elindeki küreği bırakan bir ırgat gibi sırtımı çatırdatıp koltuktan kalkıyorum.
‘’İyi akşamlar bilmem kim beyler ve kim hanımlar!’’
4.
Ferdi ve keçi gübresi gözleri ve duman, duman, duman.
Mermer taşına dönüyorum. Serin bir toprağın kucağına yatarcasına, bir cenin gibi:
‘’Mermer taşı
Hep bu beyazlığa hasret kaldım ömrümce
Taşının rengi gibi, yepyeni bir kâğıt gibi
Fakat şimdi, ikiniz de sepyasınız;
Tükenip giden ömrüm gibi.’’
Gerçekten sepya mıydı ömrüm? Hayır öyle söylenmez. ‘’Gerçekten sepya mı ömrüm?’’ Ben daha ölmedim. Ve ben renkli günler de yaşadım. Fuşya, lila, turkuaz… Bunları da yaşamadım değil. Bu şehre gelmeden önceki ay bile rengârenk değil miydim? Elif vardı bir kere, ölene dek olacağını söyleyen kadın. Ölmedi ama yok. Ben buraya geldikten sonra yavaş yavaş soluklaştı, sepyalaştı. ‘’Yapabilirim sanmıştım ama yapamıyorum Kaya. Bu ilişki bu şekilde ilerlemiyor. Kim bilir daha ne kadar oralarda kalacaksın? En iyi şimdiden…’’ Tamam da Elif’ten önce de bir hayatım yok muydu? Vardı elbette. Mahallede oynadığım oyunlar vardı; masmavi. Sobanın tavana vuran alevleri vardı; tupturuncu. Annemin yemekleri vardı; yemyeşil. Babamın limon kolonyası vardı; sapsarı. Ve mahalledeki herifin beni zorla öpmesi vardı; sepya. Sobaya odun olsun diye sattığım simitler vardı; sepya. Annemin bir kere olsun sarılmayışı vardı; sepya. Babamın beni döverken ceketinden yayılan tütün kokusu vardı; sepya. ‘’Her insanın başına gelebilecek şeyler bunlar.’’ Öyledir elbette öyledir ve kaç insan bu yüzden sepyadır?
5.
Elif’e sarılmak için koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum. Elif’in suratı iki sene önce evlendiği adamın suratına dönüşüyor. Surat bağırıyor; babamın sesiyle! Sabaha karşı bir kâbusla uyanıyorum. Ama sabaha karşı gelemiyorum. Ne yaparsam yapayım gün doğuyor ve sepyalar bir bir akmaya başlıyor. Şu rüyayı Burcu Hanım’a anlatacağım. Unutmamak için kalkıp masamın çekmecesinden bembeyaz, yepyeni bir kâğıda yazıyorum. Kâğıt artık sepya!
Günaydın baylar ve bayanlar; iyi akşamlar baylar ve bayanlar! Paydos! Kürekler yere! Ferdi, her zamankinden! Emredersin Kaya Abi! Emre her zamankinden! Emredersin Ferdi Abi!
Sepya herifler yine yerli yerindeler. Kimi höpürdete höpürdete çay içiyor, kimi telefondan kumar oynuyor, kimini gözü sesi kapatılmış televizyondaki bilmem hangi ligin futbol maçında! Hiçbiri benim gibi yalnız değil ve öyle zannediyorum ki hiçbiri kendini benim kadar talihsiz hissetmiyor. Yine de onlara karşı içimde bir şefkat kıvılcımlanıyor. Sepya heriflerin de mutlaka hayatlarında fuşyalar vardı. İnsan durduk yere sepyalaşır mı? Her birinin gözlerinde anlamsız bakışlar var; donuk, bulanık ve sepya. Zamanın ve mekânın farkında değil gibiler. Üzerlerindeki ölü toprağı görmüyorlar. Biri onlara dokunsa bu topraktan havaya bir toz bulutu kalkacak gibi ama kimsenin onlara dokunduğu yok. Ağır hareket ediyorlar. Biraz daha yavaşlasalar oldukları yerde donacaklar gibi. Babama benzediklerini fark ediyorum. Bunu da not ediyorum aklımın bir köşesine. Burcu Hanım’ın çok sevdiği detaylar bunlar… Babamın beni dövdüğü günler canlanıyor zihnimde… Onu küçücük iskemlelerin olduğu, sigara dumanına boğulmuş, içinde her türlü pisliğin döndüğü, küçük bir kumarhane gibi işletilen kahvehaneden çağırdığımda dövdüğü günler… Annem çağırtırdı. ‘’Babandan ne farkın var ki?’’ derdi annem. Annem, babamdan nefret ettiği için mi bana sarılmıyordu? Ve ben babama mı benziyordum?
Ferdi geliyor. Elinde nargile şişesi. Keçi gübresi gözleri ve sapsarı dişleri… Dişleri tıpkı mezar taşları gibi. Mermer olmayanlardan… Nargile gelince benim sepya adamlardan bir farkım kalmıyor. Benim… Aman Allah’ım, benim babamdan bir farkım kalmamış! Geriliyorum. Oturduğum koltuk bir iskemle gibi görünüyor gözüme, nargile dumanları sigara dumanı, Ferdi babamın gittiği kahvehanedeki çırak, sepya adamlar babamın arkadaşları ve ben; babam! Nefesim daralıyor, beynimden parmak uçlarıma doğru bir alev yalımı akıyor. Kalbim göğsümü yırtarcasına atıyor. Titriyorum. Gözlerim kararıyor.
‘’Kes!’’ Bağırmışım.
6.
Masamda duran ‘’Mermer taşı’’ saçmalığını parçalıyorum. Her kesişimde yere bir iskemle devriliyor, bir çay bardağı beton zemine çalınıp parçalanıyor, bir cam vitrin tuzla buz olup dökülüyor, masalar devriliyor. Eksiliyorum. İçimde boşalan yerlerde bir şeyler filizleniyor. Sepya değil. Burcu Hanım’ı aramak üzere telefonu elime alıyorum. Bir hafta bekleyemem, yarına bir seans; sepya olmasın!

