Bak Şermin, akşam kahveyi getirirken işveli ol biraz. Kız dediğine gelen geçen bakar, gözü dolu ayrılır.
İçerden tabakları getiriver hadi. Boş durma öyle.”
El yapımı böreğini yuvarlak fırınında kontrol etti Mürüvvet. Akşam kızını istemeye gelecekler. Kısmet çok hayırlı, çook. Toptancı Halil’in oğlu, kızı pek beğenmiş. Evdeki son kız da baş göz edilirse, Mürüvvet rahatça koltuğuna kurulacak, derin bir soluk alacak.
Eline takılan raf örtüsünü hırlanır gibi düzeltiyor. Emaye tenceresini çıkarıp çaaaat diye ocağın üstüne koyuyor. Çeşmenin soğuk suyundan nasipleniyor şimdi, yüzüne gözüne buz gibi suyu çarpıyor. Mürüvvet’in içi çoktan mevsimini şaşırmış. Ne yaz geliyor ona ne kış. Bir sıcak basar, ardından keskin bir soğuk iner bedenine.
“Koy onları masaya. Bana bak… Sakın bir delilik edeyim deme ha. Ahmet’i aklından çıkar artık.”
Ahmet’i aklından çıkarmıştı ama gönlünden atamıyordu işte. Orta okuldan beri severdi onu. Askere gitti bekledi. “Bir iş bulacağım,” dedi, bekledi. Ayak direr evlenirlerdi belki, ya da çok istese kaçardı. Ama el elde, baş başta. Çeyiz geldi aklına, nişan, düğün… Her biri ayrı para. Üç ablasının halleri düştü gözüne. Borçla alınmış eşyalar, baş eğmeler, “idare edin” demeler. Kendisi de mi öyle olacaktı? Ezik, sessiz, boynu bükük. Emekli babasının hali ortadaydı. Sabahları sandalla balığa çıkıyor, akşam elinde üç kuruşla dönüyordu. Annesi yine de zorluyordu onu “kızın çeyizi” diye.
“Hey, kime diyorum ben Şermiiin, huu.”
“Tamam anne. Hem o iş çoktan kapandı. Ahmet falan yok artık.”
“Ha şöyle…”
İçerden gelen bir ses…
“Ne o kız, cam mı çarptı? Ne dikiliyorsun orada, git bak bakalım.”
Çarpan cam değil, Ahmet’in taşıydı. Hem Şermin’in yüreğine hem pencerenin soğuk yüzüne. Sabahtan beri karşı bahçenin aralığında saklanıyordu Ahmet. Üzerindeki ince montun mevsimi geçmiş, fitilli kadife pantolonu bileklerini kapatmaktan aciz, paçaları kısalmıştı. Berber Ali’nin dükkanından kaçıp geldiği belliydi. Ustası arar mı diye gözü sürekli telefonundaydı. Şermin yattığı odaya girince çekili tülün ardından gördü onu. Eli kalbine gitti. Gözünün önüne iki keskin yüz düştü… Biri camın ötesinde bekleyen Ahmet’in, öteki akşam kapıdan girecek olan Behzat’ın. Biri yoksulluğun ayazı diğeri, varlığın sıcak rehaveti. Yavaşça ilerleyip duvardaki naylon çerçeveli aynaya elini uzattı. Arkasına sakladığı Ahmet’in fotoğrafını çerçevenin köşesinden tutup çekti. Parmak uçlarında fotoğraf, kirpik uçlarında nem vardı artık.
Kapıda annesinin gürültüsüyle irkildi ev.
“Nerde kaldın şaşkın? Kuş muymuş, kedi miymiş neydi o gürültü? Bıktım valla şu tek kat evin derdinden, uçanı da içerde sürüneni de.”
“Yok bir şey anne, cam açıktı o çarptı her halde.”
“İyi iyi yürü hadi. Ne yaparsın ya burada elinde ayna? Tövbe ya Rabbim yaşın yirmiyi geçti, aklın hâlâ beş karış havada. Geliver de tut şu işin ucundan.”
Derin bir iç geçiren Şermin sırtını dönüp fotoğrafı aynanın arkasına sıkıştırıverdi, aynayı yerine astı. İçeri giderken fotoğraf çerçevede, Ahmet camın arkasındaydı.
Kapı zili kuş cıvıltısıyla öyle bir çınlatıyor ki evi, koşturuyor Mürüvvet.
“Ooo… Hamdi, dur! Çıkar şu üstündekileri. Valla denizi, deryayı, balığı, yosunu ne varsa sırtlanmış getirmişsin. Bugün de çıkmasaydın be balığa. Kokutacaksın evi.”
“Ne diyorsun Mürüvvet? Yarın para yok desem, başımın etini yersin. Bu ev neyle dönüyor sanırsın? Kızım bu anan var ya…”
Adamın lafını tamamlamasını beklemeden arkasından ittirip banyoya soktu; sabunu, sabun bezini, havluyu elden geçirdi. Çatlağı iyice belirginleşmiş mavi klozet kapağını kapattı. Sonra da çiçekli banyo perdesini küvetin içine iyice sıkıştırdı.
“Sakın etrafı ıslatma. Nasıl koyduysam öyle çıkacaksın. Ona göre.”
Şermin mutfakta böreklerin üstündeki örtüyü aralamıştı ki annesinin sesi oraya da yetişti.
“Kapat, kapat! Ne bakıyorsun? Şu leğendeki bulguru ıslatıver. Elin çabuk olsun.”
Bulgurları ısladı Şermin. Keki çırptı. Çörekleri fırına koydu. Bir içeri girdi, bir dışarı. Annesinin sözleri iki oda bir salonun duvarlarından eriyip aktı. Babası banyoda taşırdığı suları, “kirli” den aldığı havluyla acelesinden sildi kuruladı; su gitti ama telaşı kaldı. Banyodan çıkınca salona geçti, mutfağa seslendi:
“Kızııım…Bir kahveni alırım.”
Tamam baba hemen geldim”
Babası kahveyi görünce, ahşapları yıpranmış koltuğunda toparlandı, eliyle yanını işaret etti. “Sen de uçuyorsun yuvadan öyle mi kızım.” Başını eğdi Şermin, kızardı. “İyi kızım iyi, yuvanızda mutlu olun inşallah, ben de artık ananın elinde hallaç pamuğuna dönerim.” Gülüştüler. “Hadi hadi kalk git ananın yanına, bağırmasın şimdi. Heyheyleri üstünde yine.”
Mutfakta annesi canla başla savaşıyordu hâlâ. Baklavaların şerbetini döktü; coss! Ahşap masaya börekleri döşedi. İçli köfteleri, çörekleri, portakallı keki yanına dizdi. Masa ağırlaştı; yiyecekten değil, eve çöken beklentiden. Bir iki saate her şey hazırdı. Gün döndü, hava karardı, üst baş giyinildi.
Terziden yeni gelmiş, belden kemerli mavi bir elbise vardı Şermin’in üstünde. Elbise omuzlarından aşağı usul usul iniyor; ayaklarındaki tüylü terliklerle duruşu narinleşiyordu. Örgüsünü çözdüğü uzun saçları omuzlarına kıvır kıvır dökülmüş, yüzünü yumuşatmıştı. Babasında beyaz bir gömlek, siyah bir pantolon, üzerinde bolca kolonya kokusu… Boyu kısa, duruşu geniş Mürüvvette çiçekli bir elbise, kalın bileklerindeki altınlarıyla evde eksik, kusur aramaktaydı.
Akşam zil çalıyor, bir telaş bir telaş…Şermin kapıda Behzat’ın elindeki kocaman çiçeği görünce şaşırıyor. Sarı saçı, kırmızı rujuyla Cavidan Hanım’a kayıyor gözleri. Halil Bey serinkanlı bir yüz ifadesiyle sıkıştığı köşeden gülümsüyor kendine.
“Hoş geldiniz. Zahmet etmişsiniz.”
“Ne zahmeti canım, gönlümüzden koptu.”
“Buyursunlar efendim şöyle geçelim.”
“Kızım terlik yetiştir.”
Şermin yere eğilince Cavidan Hanım’ın çantasından çıkardığı topuklu ayakkabılarını görüyor. Başını çevirip gözlerini kendi ayaklarına dikiyor, tüylü terliklerine…
“Hiç zahmet olmasın, benim ayakkabılarım yanımda.”
Kadının ardından donup kalıyor Meral.
Gül desenli perdelerin süslediği, dolaplı televizyon sehpası bulunan; iki kanepe ve iki koltuktan oluşan salonda misafirler yerlerine alınmaya başlanıyor.
“Siz buraya.”
“Siz şöyle geçin.”
“Beyefendiyi de tekli koltuğa alalım.”
Herkes ölçüsüne göre oturtulmak istenince Cavidan Hanım itiraz ediyor:
“O niye o? Herkes nereye oturacağına kendi karar verir.”
Zoraki gülümsemelerle isteyen istediği yere yerleşiyor, eller dizlere konuyor. Salon sıkış tıkış oluyor birden. Ev küçük diye kimse çağrılmamış. Ne konu komşu ne de çoktan ev bark sahibi olmuş üç kız. Bu akşam ev dar gelmesin, sözler taşmasın, gözler çoğalmasın istenmiş.
“Nasılsınız Halil Beyciğim?”
“Siz Cavidan Hanım?”
“Behzat Bey oğlum?”
Cümleler sıraya giriyor. İyilikler, esenlikler dileniyor, “Allah sağlık versinler,” “İnşallah efendimler” havada uçuşuyor. İlk anların heyecanı ağır ağır çekilince, yerini günlük muhabbete bırakıyor. Şermin’in sandalyesi kapıya yakın. Gülümsüyor, sonra gözünü ağırca yere indiriyor. Bakışı salonu dolanıyor, yüzleri tek tek yokluyor, en çok da Cavidan Hanım’ın ayakkabılarında oyalanıyor. Çünkü ayakkabı onun en büyük zaafı. O da evlenince alacak. Behzat’la yani…En güzellerinden. Renk renk. Terzi elinden değil, mağazadan giyinecek. Kuaförlere gidecek, saçlarını yaptıracak. Behzat koluna girdiğinde karısıyla gurur duyacak. Nasıl bakarım diye dert etmeyeceği boy boy çocukları olacak sonra.
“Kızım!”
Bu ses, o sesti. Kahve vaktinin geldiğini haber veren ses. Dizlerinin üstündeki ellerini topladı Şermin. Nasıl yürüyecekti? Endamını kırarak, nazlı nazlı…Sandalyesinden kalktı, gülümsemesini yanına aldı. Mutfağa giderken kalbi önden gidiyor, ayakları onu güçlükle yakalıyordu. Bol köpüklü kahveler Halil Bey’den başlandı önce. Cavidan Hanım fincanı iki eliyle aldı, dudaklarını değdirip küçük bir yudum çekti.
“Ellerine sağlık Şermincim.”
“Valla kızım diye söylemiyorum…”
Demeye kalmadı, Cavidan Hanım’ın sesi de girdi araya. İki kadın koro halinde tamamladı:
“Pek bir hamarattır kendisi.”
Bomba gibi bir sessizlik düştü salona. Ardından babalardan ölçülü bir kahkaha, Cavidan Hanım’dan ise hınzır bir gülümseme. Mürüvvet bozuntuya vermedi. Şermin ise son bir gayret toparlamaya çalıştı kendini. Ama fincanlar elinde tıkırdamaya başlayınca çözülüşü hızlandı. Ses çoğaldı, adımları birbirine dolandı. Fincanlar tepsiye dökülünce Behzat’ın gömleği kahve lekelerine boyandı.
“Ah kızım. N’aptın sen!”
“Sabunlu bez! Islak bez! …”
Cavidan Hanım hemen çantasına eğildi.
“Gerek yok gerek yok… Islak mendil var bende.”
Ana kızın rengi sararıp bozarınca, erkekler araya girdi. Bir gol, bir son düzlük derken gerilmiş sinirler yerini alışıldık bir sohbete bıraktı. Çaylar, ikramlıklar bir sorun çıkmadan sehpalardaydı şimdi. Çok geçmeden Halil Bey sözü aldı:
“Gençler konuşsun. Anlaşsınlar. Birbirini tanısınlar.”
Durdu.
“İsterseniz şöyle odaya geçsinler.”
Başlar hafifçe eğildi, “tamam” manasında.
Şermin içeri girer girmez Behzat’ı şöyle bir süzdü. Kalbi çarpmamıştı onu görünce. Uzun boyu, kara badem gözleri ve parfümünün sert kokusundan etkilenmişti sadece. Titrek sesiyle fısıldadı:
“Kusura bakma.”
“Olur mu öyle. Önemi yok.”
“İstersen gömleğini yıkar, aklar, paklarım sonra.”
“Hiç sorun değil. Zaten buraya bunu konuşmaya gelmedik. Şimdi sana açık konuşacağım Şermin. Benim sana kanım ısındı. Beğendim seni. Sordum, soruşturdum. Zaten burası küçük bir yer.” Bir an durdu. Ellerini geriye taranmış, ıslak gibi görünen saçlarında dolaştırdı. “Ama kulağıma bazı şeyler geldi. Şu Ahmet… Berber çırağı. Mahallede çok dolanır dediler.”
Şermin birden atıldı.
“Ne demeye getiriyorsun?” Gözünün önünden renk renk ayakkabılar geçti. Kırmızı elbiseler, çantalar, vitrinler…
“Benim onunla bir ilgim yok. Hem gezse ne olur, sokak kimsenin değil ya.”
“Yok yok. Ben öyle demiyorum zaten. Açık açık konuşayım, bir sorayım dedim sadece.”
“Konusu bir daha açılmasın yeter.”
“Tamam. Kusura bakma kırdıysam.”
“Yok. Neyse ben senin çayını tazeleyeyim.”
Bardağı kaptığı gibi çıktı odadan. Mutfağa vardığında kalbi göğsünü yumrukluyordu. Annesi bunu duysa, kendini lime lime ederdi. Bir bardak su doldurdu. İçti. Odada yalnız kalan Behzat eliyle kravatını gevşetiyordu o sırada. Parmaklarının ucuna bir ıslaklık değdi. Kahve… Dökülen kahve geldi aklına. Bu leke çıkar mıydı? Başını kaldırdığında aynayı gördü. Karşısına geçti. Sarı ışıkta tam seçemiyordu, eğildi büküldü, yok, emin olamıyordu. Aynayı aldı kendine yaklaştırdı. Tam o sırada ayaklarının ucuna bir şey düştü.
Bir resim.
Şermin içeri girdiğinde gördüğü manzara buydu. İkisi de donup kalmıştı, bir şey konuşamadılar. Behzat aynayı kanepeye fırlattı gitti. Salona çıktığında durmadı, beklemedi, kapıya yürüdü. Kimsenin yüzüne bakmadan konuştu:
“Sen haklıymışsın anne.”
“Hadi gidiyoruz.”


