İnsan kalabalığı. İstiklal Caddesinde hani taş atsan yere düşmez denilen o anlardan biri.
Kadının bir elinde poşetler , diğer elinde dosyalar , tek derdi hızla arabasına ulaşabilmek. Önündeki insanları yara yara yürüyor, etrafına bakmadan.
Adamında acelesi var. Duruşmasına geç kalmış, aklında savunma metni. Elinde cübbesi ile aynı kalabalığın içinde akıp gidiyor.
Milyonda bir ihtimal…Çarpıştılar. Ağzından lafı kaçırıyor acelesi olan kadın ” önüne baksana hödük ! ” söz daha dudaklarına henüz ulaşmışken gözleri ile muhatabını tartıyor. Adam hızlıca yere eğilip kadının poşetlerinden dökülen eşyaları alelacale topluyor. Ağzının içinde gevelediği bir kaç kelime ile birlikte. Kafasını kaldırması ile göz göze geliyorlar. Tam otuz sene sonra. Kadın görür görmez tanıyor. ”Bu O , zamanın bile vazgeçemediği adam. Hiç değişmemiş. Biraz yaşlanmış. Gözlükleri yok; belki lens takıyordur. O tanıdık ses tonu insanın hala içini titretiyor.”
Kadının içi konuşmaya devam ediyor ; ” bir kez bile ‘kal’ demedin. Ne açıkça , ne yarım ağızla. Hiç denemedin. Ben senden mucize beklemedim. Mükemmel bir hayat da değildi. Sadece yanılmayı istedim, beraber olmasa da yanılmayı. Ama sen riske girmemeyi seçtin. Hep mantıklıydın. Hep ölçüp biçtin. Benimle kaybetme ihtimalini, beni kaybetmeye tercih ettin. Arkamdan bakmadın. Elimi tutup ”bir yol buluruz” demedin. Suskunluğunu olgunluk sandın belki. Bana sadece terk edilmişlik kaldı. Ben gittim. Çünkü bana kalacak bir cümle bırakmadın. Gururumdan değil, yokluğundan gittim. Otuz yıl geçti , şimdi karşımda duruyorsun. Hala aynı sessizlik . Parmağında yüzük var evlenmişsin demek. Çocuklarında vardır. Umarım mutlusundur. Umarım bunca suskunluk bir yere varmıştır. Bizim kurduğumuz hayaller… Denemediğin. Belki de bu yüzden en çok onlar acıtıyor aklıma geldikçe…”
Adam bakıyor kadına. ” Hiç değişmemiş. Aynı delici bakışlar, aynı pürtelaş , aynı gülümseme. Bu kadın güldüğünde insanın içinde güneşler doğardı. Hala etrafı kendine hayran bıraktıracak bir havası var. Belki biraz kilo almış, ama yakışmış cidden. Yaşının olgunluğu eklenmiş güzelliğine.”
Adamın içi konuşmaya devam ediyor ; ” deneseydim kalırdın, bunu biliyordum. Ama seni yarı yolda bırakmaktan korktum. Eksik bir hayata mahkum etmekten. Başaramazsam, seni de kendimle birlikte düşürmekten. Korkaklığımı akla benzettim. Suskunluğumu fedakarlık sandım. Oysa bu kendi aczimdi. Gitmene göz yumdum. Bu aşkı içime gömdüm sandım. Ama insan bazı şeyleri gömse de, üstüne basamadan yürüyemiyor.
”Unuttun mu beni” diye sor kadın? ASLA ! Benim sana bu soruyu soracak yüzüm yok. Cevabı zaten biliyorum.”
Bir dakikadan kısa bir sürede belki, gözler konuşurken dillerden aynı anda kısa titrek birer cümle dökülüyor ;
”özür dilerim”
”önemli değil.”
Kadın yoluna, adam yoluna koyuluyor. Parmaklarında başkalarının yüzükleri. Kalplerinde hiç denenmemiş bir ihtimalin ağırlığı. Kalabalık yine akıyor, herkes kendi yolunda yürürken. Ve bazı ihtimaller hiç başlamadığı için asla bitmiyor…


