
Davul sesleri birbirine karışıyor, sesler duvarlara çarptıkça inletiyordu her yanı. Gecenin kör saatiydi. Birden sıçradı uykusundan Hayri.Saatine baktı gayri ihtiyârî. Henüz erkendi sahura kalkmak için. Yani en azından onun için erkendi. Tam söylene söylene tekrar başımı yastığa gömüyordum ki bir gürültü daha koptu.Sokakta bağırışan birileri vardı.. Evlerde pencereye koştan koşana. Yolun ortasında iki davulcu, bir ellerinde davul, diğerinde tokmak, hararetli hararetli bir şeyler konuşup, tartışıp duruyorlardı.
Karşılıklı iki sütun halinde ve yan yana ya da birbirlerine bitişik, yol boyu uzanıp giden apartmanların altlı üstlü dairelerinin pencereleri, kovandaki arılar gibi üşüşüp gelen insanlarla dolmuştu. Pür dikkat olup biteni izliyorlardı, bir tiyatro oyununu izler gibi.
Iki davulcuydu kavgaya tutuşan. Genç olan sıska davulcu, karşısındaki duran pala bıyıklı davulcunun cüssesine aldırmaksızın saldırgan tavırlar sergiliyordu.
“Hayır efendim burada davulculuk yapamazsın. Bu mahalle benim bölgem.”
“Yok canım, nereden senin bölgen olmuş bura? Ben dört yıldır davulculuk ederim Ramazanlarda. Sen kimin yerinden kimi kovuyon?”
Genç davulcu ” Senin iznin varmı da konuşuyon? Ben gittim belediyeden izin aldım. Geçti gari o devirler.”
Ne izini?” dedi pala bıyıklı olan. Adı Muammer’di. Cepkeni, deri botları, boynuna astığıı havlusuyla başka bir zamandan çıkıp gelmiş gibi duruyordu.
Ben dedi, dört beş yıldır her Ramazan çıkarım davula, kimseden de izin almadım.
O eskidendi” diye çıkıştı genç davulcu.
Burada çalamazsın, bak yoksa…” demesiyle tokmağı kafasına yemesi bir oldu..
Paat! diye bir ses yükseldi önce. Olayın tazeliğini koruduğu ilk anlarda çevredekiler kısa bir müddet ses yükseltip daha sonra yavaş yavaş duruldular.
Hayri koşarak indi aşağı. Demir kapıyı açıp bahçedeki limon ağacının altına durdu, Oradan daha net görülüp duyuluyordu manzara.
Genç davulcu başına yediği darbenin etkisiyle ellerini kafasına gıtürdü, “Anaam!” diyerek inleyierek sendeleyip, iki üç adım geriledi ve olduğu yere çöktü kaldı. Kafasının acısı gözlerinden okunuyordu. Karşı saldırıya geçmek için hızla toparlandı. Sonra da bir hışım kaldırıp havaya elindeki tokmağ,ıdoğrulup çöktüğü yerden, hızla harekete geçti. Bir yandan da küfürler savuruyordu. Davulcu Muammer ise sakince bekleyip, üzerine doğru öfkeyle gelen hasmının başına tek hamlede geçiriverdi davulunu. Bir anda olup bitti her şey. İnsanlar gülseler mi, endişelenseler mi bilemediler ilk etapta. Üç kişi fırladı karşı apartmandan. Üçü de Muammer Amca’ÿı tuttular. Sonra adamlardan biri diğerlerinden ayrılıp genç davulcuya yöneldi.
Sakinleştirmeye çalışıyorlardı, lakin hiç de sinirli bir hali yoktu Muammer Amca’nın. Sadece ne yapacağını bilemez, kararsız görünüyordu. Yanındaki adamlar durmadan ona aslında aklından bile geçmeyen, (yapma bak öldürürsen hapse girersin) gibisinden şeyleri yapmaması konusunda gereksiz telkinlerde bulundular. Bir yandan da dur kardeşim ne yapıyorsun adamcağıza? Hiç yakışıyor mu sana? Yaşlı başlı adamsım, ne istiyorsun şu çocuktan? gibilerinden sitemli soruları yönelttiler.
Genç davulcuyu hemen orada bulunan çay ocağının kaldırımda duran köhne bir taburesine oturttu üçüncü adam. O esnada diğer ikisi Muammer amcanın başında duruyordu hala, olası yeni bir kavganın önüne geçmek adına.
Genç davulcunun aln şişmişti bir kaç dakika içerisinde. İriı bir ceviz tanesi büyüklüğundeydi sişlik. Söbü kafasında arkaya doğru taranmış ince telli saçları, pek göze çarpmayan bir seyreklikteyken, itiş kakışla dağılınca, o pek göze çarpmayan seyreklik çok daha belirgin bir hale gelmişti.
“Sen görürsün şimdi” diyordu gözünü hasmından elindeki telefona kaydırırken. Bir eliyle telefonu tutuyor diger elinin baş parmağinı hem ona doğru sallayıp hem de telefonunun ekranını kaydırıyordu.
Çok geçmeden bir ekip otosu göründü elli metre ilerideki dört yol ağzinda. Önce geldiği yonün paralelinde ilerleyip soikağı es geçse de dönüp olay yerine varması uzun sürmedi. İki polis, gelip boş buldukları bir yere park ettiler otomobili. Otomobili kullanan memur yavaşça açıp kapıyı ağır ağır indi aşağı. Yan koltuktaki memur ise otomatik camı yarıya kadar indirip beklemeye koyuldu. O esnada tek çıt bile çıkmaz oldu sokakta. Polis memuru boylu poslu, traşlı, temiz yüzünde iri gözleri ve kocaman elleriyle son derece sağlıklı görünüyordu.
“Meraba” dedi önce. “Merhaba” diye mırıldandı bir kaç kişi.
Polis “Sorun nedir?” deyince atıldı genç davulcu.
“Amirim bu adam benim bölgemde davulculuk yapıyordu”
Sağ elinin isaret parmağıyla Muammer Amca’yı işaret etti.
“Ben de kendisini uyardım. Belediyeden iznim var, bu mahalle benim bölgem dedim. Bana saldırdı, kafama tokmakla vurdu.” dedi.
Polis memuru davulcuları sırayla inceledi ve genç olana dönerek;
“Öncelikle isminizi alabilir miyim?”
“İsmim Şaban”
“Şaban Bey, belediyeden aldığınız izin belgesi yanınızda mı?”
Şaban Bey lafını duyunca genç davulcunun gözleri parladı.
“Evet var amirim.” diyerek cebinden bir belge çıkarttı.
Polis memuru bir süre inceledi belgeyi ve tekrar uzattı sahibine.
“Tamam” dedi.
“Belge geçerli. Şimdi bu durumda eger şikayetciysen seni hastahaneye götüreceğiz. Orada darp raporu alacaksın. İfaden alınacak ve adli işlem başlatılacak. “Tabi sizin de ifadenizi alacaklar” deyip Muammer Amca’yı gösterdi.
Muammer Amca önce başıyla olur dercesine bir işaret yaptı, sonra huzursuzca elini yüzünde gezdirip
“Ya gardaş ben bilemedim. Her sene çıkarım, sahura kaldırırım milleti. Üç beş bir şeyler alırım ahaliden. Çorumuz çocuğumuz var. Malum.” diyerek yakındı bir süre polis memuruna. Bu seferlik af istedi. Memura kalsa hemen salardı onu, yüzü ine kadar fadesiz kalsa da, kocaman gözleri belli ediyordu düşundüğü şeyleri.
“Amca benim yapabileceğim bir şey yok.” diyerek Şaban’a döndü.
Şaban:
” Ben o izni almak için kaç takla attım biliyon mu sen? dedi Muammer Amca’ya bakarak.
“Kaç kişinin elini, eteğini öptüm?”
Sıkıntıdan ve utançtan yüzü pancara dönmüştü ihtiyarın. Yüzü yerden kalkmıyordu. Özür dilemek istiyordu ama gururu ağır basıyordu.Haklı mıydı, haksız mıydı kestiremiyordu.
Polis memuru “eee napıyoruz? Amca bir özür istersen de tatlıya bağlayalım şu işi. Boşa beklemeye gerek yok.” deyince daha fazla direnemedi.
Sözleri ağzından çalkalanmış şişeden akan asitli bir içecek gibi akıverdi.
“Özür dilerim gardaş, bilemedik.”
Şimdi sadece Şaban’ın vereceği karar bekleniyordu.
“Ne dersin Şaban? Bak özür diledi.” dedi polis memuru.
Şaban çatık kaşlarının yanına sinsi bir gülümseme ekleyip bir müddet dik dik baktı Muammer Amca’ya,
“Sana gösteririm demiştim değil mi dayı. Böyle rezil olursun işte. Çocuklarının yüzü suyu hürmetine hadi git şimdi, gözüm görmesin seni.”
İhtiyar adam tam yirmi dokuz yılını vermiş ve Devlet Su işlerinden emekli olmuştu. Tüm sel ve taşkınlara müdehale etmiş, barajların yapımında bulunmuş, tarım arazilerinin sulamasını sağlamıştı yıllarca. Yani suyla alakalıı olmuştu bütün işi. Kezâ toprak ve doğanın tamamıyla da. Evine giderken içinde bir yandan bir beladan sıyrılmışlığın rahatlamışlığı vardı, bir yandan da değmeyecek bir nedenden ötürü küçük düşmenin kederi. Kazanç kapısıda kapanmıştı yüzüne.
Son beş yıldır son derece sertlleşen ekonomik durum onu emekliliğinden sonra da devam etmeye mecbur bırakmıştı çalışmaya. Ramazan davulcusu olmaya bir arkadaşının telkiniyle karar vermiş, maniler ezberlemiş ve her yıl Ramazan aylarında, sahurlarda, bazen de ek olarak şenliklerde çalıp maniler okuyarak bahşiş toplamıştı insanlardan.
Patlak davulu ve tokmağı orada kalmıştı. Sabah ezanı okunuyordu. Yürüyordu çölde yürür gibi yavaş ve ritmik. Sokaklarda sadece kediler vardı.Eve vardığında şafak vaktiydi. Bütün odaları tek tek açtı. Herkes uyuyordu. Gözleri dolu dolu oldu.
Bekir Dalkıç

