Bozkırın tam ortasındayım, uzayıp giden rayların üstünde. Kulağımda notalarını bilmediğim bir şarkı beynimin içine içine vuruyor ama ben ne sözleri anlıyorum ne gelen ince ezgileri. Aklım yine başka yerlerde, bilmem kaç milyonuncu kez hem de.
Pencereden izliyorum; uçsuz bucaksız ve en önemlisi susuz Cihanbeyli Platosu’nu, ölü gibi serilmiş ayaklarımın altına… Kimsesizliğin tam ortasında birkaç kerpiç ev… Sanki dünya yorulmuş da burada biraz dinlenmeye çekilmiş. Kafamın içindeki ıssızlık gibi, belki de daha kötüsü. Garip şeyler geliyor aklıma bozkırı izledikçe… Tıpkı insanın ömrü gibi diyorum; yer yer birkaç yıkık virane, birkaç yeşermiş ağaç, tüm hiçliğe rağmen başkaldırmış bozkıra inat… Tanıdık geliyor manzara ama neden?
Bir an aklım yanımda oturan amcaya kayıyor. Sahi sen nereden çıktın be amca, en derin düşüncelerimin tam ortasına nasıl girdin bir anda, bozkırdaki başkaldırmış o ağaçlar gibi? Sinek kaydı tıraş olmuş, öyle pürüzsüz yanakları. Belki sabah 5’te uyandı bir heyecanla. Nereye gidiyor acaba? İstanbul’da kim var ki; torunları mı, kardeşi mi, anası mı, kızı mı, oğlu mu? Elindeki tespihi öyle yavaş, öyle sabırlı çekiyor ki, kafamdaki tüm sabırsızlıklara inat. Alsam mı elinden, ayıp olur mu ki? Sahi ben neden yanıma tespih almadım; hani şu hediye olup en kıymetli olanını…
Kafasına taktığı el örgüsü mavi takke de tespihi tamamlıyor, ha diyorum kendime gülerek. Kim ördü acaba? Ölen eşi mi? Sahi eşini neden öldürdüm ki şimdi durduk yere… Ama ölmese tek binmezdi trene bu yaşta. Hem üstündeki o meşhur çizgili baba tişörtü de ütülü olurdu, hani…
Ellerini bacaklarının arasına koymuş, küçük bir çocuk gibi öyle sakin, öyle düşünceli. Ya da korkak… Evet, amcanın bu duruşunun bende yarattığı düşünce; içine kapanık, özgüvensiz ve korkak, tıpkı 60 yaş üstü insanlarımızın çoğu gibi. Belki çok ezildiklerinden, belki çok çalıştıklarından ya da kafalarında bitmek tükenmek bilmeyen o geçim derdi yüzünden. Belki de öyle değildir be! Sen kimsin de insanları oturuşuyla yargılıyorsun, diyorum kendime bu kez. Belki edebinden, belki de sana olan saygısından böyle minicik yer kaplamamak için iki büklüm oturuyor. Kızıyorum kendime içten içe… Sonra neye kızdığımı da unutup pencereye dalıyorum tekrar… Nereden nereye geldim bak yine. Oysa ben bozkırı inatla yarıp, bilmem kaç yüz kilometre hızla giden trende başka düşünceler içindeydim.
Nereden nereye savruldu yazı, tıpkı ben gibi… İnsan neden böyle, bir düşünceyi bile adam akıllı kafasında toparlayamaz ki? Neden aklı hep başka yere gidiveri? Oysa benim aklımda amca yoktu bu yazıya başlarken, o kerpiç evi görünce birkaç şey gelmişti aklıma sadece…
Bozkıra birkaç kelam edecektim, bozkırdaki o umutsuzluğa… Ovanın ortasında eğreti duran, buralara hiç yakışmayan o yemyeşil ağaca… Oysa şimdi kafamın içi yanımdaki amcaya dair düşüncelerle dolu. Bozkır gibi sessiz, bozkır gibi sabırlı; içinden neler geçtiğini bilmediğim ama suskunluğuyla bile bir hikâye taşıyan amcayla… Bozkır, belki insanın ta kendisi, belki de insan bozkırın ortasına serilmiş raylarda giden bir tren. Hayat çok garip aslında. Ya da insan… Bir pencere kenarında akıp giderken, bazen uzak bir manzara değil de yanı başındaki bir yabancı anlatır sana her şeyi. Ve şu an da anlıyorum ki, pencereden uçsuz bucaksız platoya bakarken aslında insana bakıyormuşum; insana bakarken de kendi içimdeki o bitmeyen yolculuğa çıkıyormuşum…



