
Ölümümüzden sonra başka bir ömür gerek;
Ki biz bu ömrü sevgiliye kavuşma ümidiyle tükettik.
Sadi-i Şirazi
Yirmi koca yılın ardından ilk kez yan yana oturuyorlardı. Akşam güneşi denizin üzerine kızıl bir perde sererken, rüzgâr ikisinin de suskunluğunu usulca okşuyordu. Bankın soğuk demirine rağmen aralarında yıllardır hiç unutulmayan o sıcaklık dolaşıyordu; sanki geçen onca yıl, şehirlerin gürültüsü, kırgınlıklar, başka hayatların ağırlığı o an denizin kıyısında çözülüp gitmişti.
İkisi de konuşmak için acele etmiyordu. Birbirlerinin yüzüne bakmaya çekinircesine, ufkun mavisine tutunmuşlardı. Yirmi yıl önce yarım kalan bir cümlenin devamı şimdi havada asılıydı; sadece birinin cesaret edip nefes almasını bekliyordu.
Kadın, gözlerini ufka mıhlamış gibi duruyordu ama aslında yıllar öncesinin bir akşamına dönmüştü zihni. Sessizliğin içinde sadece kendi hatıralarının sesi vardı.
Bir evin geniş salonunda, -dünyayı değiştirmek-değiştiremedikleri yerde kendilerini kirletmemeyi seçen insanlardan oluşan dost meclisinde, içten kahkahalar, samimi sohbetler, kızarmış sobanın üzeninde fokurdayan çaydanlık, bolca tütün dumanı…Ve kalabalığın tam ortasında, dizinin üstünde sazla oturan bir adam. Başını hafif yana eğmiş, parmakları tellerin üzerinde gezinirken sanki dünyayı susturuyordu.
Kadının içi o an yeniden ürperdi; o akşamı ilk kez yaşıyormuş gibi. Adamın güzel sesini, söylediği türkünün sözlerini anımsadı;
Bre Sivas dağları da dağları
Kucak açar dosta giden yolları
Sarsam seni savaş diye aşk diye
Ana diye diye yar diye diye
Türkü ağır ağır yükselirken meclis sessizleşmiş, herkes kendi içine dönmüştü. Fakat kadın için o türkü sadece ona söyleniyormuş gibiydi; göz göze geldiklerinde bunu anlamıştı.
Adam da tıpkı kadın gibi, şimdi o bankta otururken, yıllar önce başka bir gece avucunda hissettiği sıcaklığı anımsadı. Bazı hatıralar, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, insanın içinden çekilip gitmiyordu.
Bir açık hava konserinin ortasında, kalabalığın tozu havaya karışıyor, sahnedeki davulun vuruşları göğüs kafesinde yankılanıyordu. İnsanlar coşkuyla halaya durmuş, parmaklarının ucundan ruhlarına kadar yayılan bir neşe akıyordu. Adam kimsenin çağırmasına gerek kalmadan kendini o dairenin içine bırakmış, ritmin akışına kapılmıştı.
Döne döne, güle oynaya, halayın her adımında kalabalık büyüyordu. Ama adamın gözleri, halka ne kadar genişlerse genişlesin, hep aynı noktayı arıyordu: kalabalığın gerisinde duran, saçları rüzgârla hafifçe savrulan kadını.
Bir döndü, tekrar baktı. Sonra bir daha…Ve o an, bakışlarının içindeki o sessiz çağrı her şeyi susturdu. Elini uzatmadı, seslenmedi…Yapmasına gerek yoktu. Gözleriyle “Gel” dedi yalnızca. “Bu ritme sen de karış.”
Kadın önce tereddüt etti; kalabalığın coşkusu ile kendi çekingen kalp atışları birbirine karışmıştı. Ama adamın bakışlarındaki sıcaklık, sanki yıllardır içini ısıtan bir sobanın aleviymiş gibi çekti onu. Adımlarını ağır ağır halayın yanına götürdü.
Adam halkada yeniden döndüğünde kadın artık oradaydı. Müzik yükselirken elleri ilk kez birbirine uzandı… Ve kenetlendi.
O temas- kalın sesli bir davulun göğü titreten vuruşundan çok daha derin bir şeydi. Halayın ritmi ne kadar hızlı olursa olsun, o an ikisinin dünyası yavaşlamıştı. Avuçlarının arasında, yeni bir hikâyenin henüz duyulmamış ilk cümlesi vardı.
Bunlar gibi birçok anı birer kıvılcım gibi, ikisinin iç dünyasında ardı ardına parıldadı durdu.
Dergi satışına çıktıkları bir gün küçük bir kahvede, yağmurdan sırılsıklam olmuş halde oturup iki çay söylemişlerdi. Kadının saçlarından damlayan suyu izlerken adam, hiç kimsenin yağmuru onun kadar güzel taşıyamayacağını düşünmüştü. Başka bir gün yokuş yukarı yürürken kadın nefes nefese kalmış, adam onun fark etmeyeceğini düşünerek elini sırtına koyup hızını yavaşlatmıştı. Kadın o an hiçbir şey söylememişti ama omuzlarının ardına gizlediği küçük gülümsemeyi adam hala hatırlıyordu. Sonra bir bayram sabahı kalabalık içinde bayramlaşma sırası kendilerine geldiğinde adam iyi bayramlar dilerken kadının yanağına düşen bir tutam saçını kulağının arkasına yerleştirmişti. İkisinin de kalbi o an öyle hızlı çarpmıştı ki ses dışarıdan bile duyuluyormuş gibi hissetmişlerdi.
Uzun süren sessizliği bozan kadın oldu. Gözlerini denizden ayırmadan, sanki dalgalar bile konuştuklarını duymasın diye sesini alçaltarak konuştu.
“Biliyor musun…” dedi, nefesi hafifçe titredi. “Hapisten çıktığını duyduğumda içimde bir şey yerinden koptu.” Adam başını hafifçe ona çevirdi ama tek kelime etmedi. Kadın devam etti:
“Aradan bunca yıl geçti…Herkes kendi yoluna gitti…Ben de öyle sandım. Ama senin çıktığını duyunca, içimde saklı duran defter yeniden açıldı. Sayfalarını kapatmıştım sanıyordum, meğer sadece kimse dokunmasın diye derine saklamışım.” Ellerini bankın kenarında birleştirdi; konuşurken parmaklarının titrediğini fark etti. “Dünya gözüyle seni bir kez daha görmek istedim,” dedi. “Bir daha görür müyüm bilmeden…Ne sen beni çağırdın ne ben senden bir şey bekledim. Ama yine de geldim. Çünkü içimde bir yer …hala seni tamamlanmamış bir cümle gibi taşıyor. Buraya gelmemin tek nedeni buydu,” dedi kadın. “Seni gerçekten iyi misin diye görmek. Hayatta mısın, nefes alıyor musun…Yoksa sadece bir hatıra olarak mı kaldın…bunu bilmek istedim.”
Adamın yüzüne baktı; yılların ağırlığı, çizgilere gömülmüş bir hikâye gibi duruyordu. Ama kadın zamanın onun bedenine bıraktığı izleri acı ya da şaşkınlıkla değil, müthiş bir hayranlıkla izledi. Zaman onu değiştirmişti, evet …Ama bazı insanlar, ne kadar değişirse değişsin, tanımaktan hiç vazgeçilmeyecek bir yüz taşırdı. Çünkü kadın bir bedene değil, o bedenin taşıdığı ruha tutulmuştu. Olması gereken de buydu. Zaman sureti değiştirir; gözler çöker, saçlar dökülür, omuzlar eğilir…Ama ruh, sevildiği yerden eksilmez. Gerçek bağlanmak budur: hiç değişmeyen özü tanıyabilmektir.
“Sana o günlerde – gençliğimizde – bir kez bağlandım ben, Öyle bir bağ ki…zamanın, şehirlerin, yolların, hatta onca sessiz yılın bile koparamadığı bir şey bu. Ruhuma değen ilk el sendin…ve insan ruhuna bir kez dokunulursa, o yer hep sende kalır.” “Ben…insana yalnızca bir kez ruhen bağlanılabileceğine inanıyorum,” dedi. Yumuşak ama kararlı bir sesle. “İnsan ömründe kaç kez âşık olur, kaç kez yanılır, kaç kez yeniden başlar bilmem…Ama ruhunun kapısını gerçekten birine açması bir kere olur.”
Kadın, adamın yüzüne bakıp bir süre sustu. Sanki yıllardır kimsenin duymadığı bir gerçeği ilk kez söylemeye hazırlanıyordu.
“Ben kendi yoluma gittim,” dedi sonunda, sakin ama yorgun bir gülümsemeyle. Seni de kendimi de hayal kırıklığına uğrattım. Yalnızca bir kez…gerçekten kendi seçimimle bir hayat yaşamak varken, o hayatı da seni de kalbimin derin bir yerine saklayıp devam ettim. Çünkü o genç kadının cesareti, gerçek bir hayatın ağırlığına yetmedi.”
“Evet evlendim, iki çocuğum oldu. Anne oldum, eş oldum…Sorumluluklarım vardı. Yıllarca koşuşturup durdum…Çünkü öyle olması bekleniyordu. Herkesin yaptığı gibi, uyum sağlamak gerekiyordu. Ben de sağladım. Kendime bir yuva kurdum ama ruhum hep senin yanındaydı. Yirmi yıl böyle geçti işte,” hüzünle, bazen isyanla, en çok da kabullenişle. “Dışarıdan bakınca düzenli bir hayatım vardı…İçeriden bakınca ise yarım kalmış bir cümle gibiydim.” Bir rüzgâr esti, saçının teli yana savruldu.
“Bazen düşünüyorum…” dedi, sesi biraz daha derin, biraz daha içten. “Eğer seninle olsaydım nasıl olurdu?” Gözlerini adamdan kaçırmadı bu kez; çünkü bu hem bir itiraftı hem de içinden süzülen bir gerçeğin nihayet kelimeye dönüşmesiydi.
“Seninle olsaydım, hiçbir zaman kendimi kanıtlamak zorunda kalmazdım. Sesimi kısmam gerekmezdi.” Parmaklarını dizlerinin üzerinde birbirine kenetledi, konuşurken gözleri hafifçe parladı. “Bizim aramızda güç yarışı olmazdı, kim daha çok verecek, kim daha az isteyecek…böyle hesaplar olmazdı bizde. Eğer seninle olsaydım belki daha cesur bir kadın olurdum. Belki kendimi hiç saklamazdım. Hayat bana yük değil, yol olurdu. Senle olsaydım, kendimi hiçbir zaman tamamlanmamış bir cümle gibi hissetmezdim, çünkü sen beni yarım bırakmazdın.”
“Benim sana olan sevgim, kavuşmaya değil yalnızca sevmeye yaslanıyor.” diye devam etti. “Bugünün insanı, aşkı seçerken artık kalbine değil, cüzdanına bakıyor. Para, mülkiyet, kariyer…bunlar öyle baskın ki, kimse bir insanı insan olduğu için sevmiyor artık. Herkes kendini bir yatırım aracı olarak görüyor; benliğini sermayeye çevirip, duygularından bile maksimum kar elde etmeye çalışıyor. Bu çağda birini gerçekten sevmek…insan kalmanın tek yolu gibi geliyor bana. Çünkü herkes kazanç peşinde. Herkes maddi olarak daha iyi bir hayatın hesabını yapıyor. Kimse kaybı göze almıyor, kimse gönlünü riske atmıyor.”
Yüzünü adama çevirdi; gözlerinde hüzün değil derin bir açıklık vardı.
“Ben seni sevmekle aslında kendimi korudum. Bu dünyanın kirlenmiş hesaplarından, görünmez ticaretlerinden, insanların birbirine kar-zarar tablosu gibi bakmasından uzak kaldım. Seni sevmek içimde insan olduğumu hatırlatan tek güçtü. Çünkü, insan insanı kalbiyle seçtiğinde…işte o zaman kendi özünü de bulur.”
Adam hala susuyordu ama kadın başını ona çevirdiğinde, yüzündeki o tanıdık ifadeyi gördü. Zamanın yirmi yıldır üzerine serdiği gölgeyi yaran bir şey oldu:
Adam gülümsedi. Sessizce, derinden. Tıpkı gençliğinde olduğu gibi…Aynı gülümseme. Kadın’ın içi bir anda ısındı; o gülümseme hiçbir çizgiye, hiçbir yaşa, hiçbir uzaklığa yenilmemişti. Yüzüne düşen kumral ton, dudak kenarlarından hafifçe aşağı doğru sarkan gür bıyığı, gülümserken hala aynı şekilde kıvrılıyordu. Ama en çok da gözleri…Ela gözlerindeki yeşil hareler, hiç solmamış, gençliğinde bakarken insanın içine yürüyen o ışık, şimdi daha durgun ama daha derindi. Kadın bu hareleri görünce, kendi içindeki genç kızın bir anlığına yeniden uyandığını hissetti.
Sonra birden adam, olanca ağırbaşlı tavrıyla elini hareket ettirdi. Sessizliğin içinde bir sıcaklık uzandı kadına doğru. Kadında tereddütsüz uzattı elini. İki el bankın üzerinde buluştu, parmak uçları ürperdi. Adamın eli eskisine göre daha kemikli, daha zayıf ama hala aynı tanıdık sıcaklıktaydı. Kalın çerçeveli gözlükleri, gömleğinin üzerine giydiği tek renk kazağı, kanvas pantolonu, siyah botlarıyla eski zaman romanlarından fırlamış gibiydi. Hiç konuşmadı. Konuşmasına da gerek yoktu. Bir zamanlar kadının kalbine yol yapan o ses kelimeler yerine yine bir türküyle geri döndü:
Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı.
O bizim kavuşmalarımız a yârim mahşere kaldı.
Mahpushanede yata yata her yanım çürüdü.
Yollarına baka baka a yârim ela gözler süzüldü.

