Hep bir yol ayrımında buldu beni hayat, dostum. Karşıma hep iki seçenek koydu: Aklımla hareket etsem, kalbim hüzünle kıvranıyor. Kalbimi dinlesem, aklım beni terk ediyor, ardında sessiz ama derin bir pişmanlık bırakıyor. Bu yollar neden hep böyle sarp, neden hep böylesine keskin? İnsan bir tercihi seçerken diğerini gömmek zorunda mı?
Bazen öyle anlar geliyor ki, nefes almak bile ağır bir yük gibi. Düşünsene, yaşamak dediğimiz şey sadece nefes alıp vermekten ibaretmiş gibi… Ama o nefes bile çoğu zaman istemsiz bir alışkanlık haline geliyor. Sanki bıraksam, bedenim bile vazgeçecek bu uğraştan. “Yetmedi mi artık?” diyecek kadar yorgunum bazen. Ama işte, bırakmakla devam etmek arasında incecik bir ipte yürüyorsun. Ve her adım, ayaklarına daha ağır bir yük bağlıyor.
Anlatması zor, biliyorum. Çünkü insanın içinde bir sessizlik var. Ama o sessizlik… işte o, koca bir çığlık aslında. Dışarıdan duyulmuyor belki, ama içinde yankılanıp duruyor. O çığlığı susturmak mümkün değil; sustuğunda bile bir fısıltısı kalıyor geride. O fısıltı, insanın kendi içinde kaybolduğu yerde yankılanıyor.
Hayat hep seçimlerle doluymuş gibi görünüyor. Ama dostum, belki mesele birini seçmek değil. Belki mesele, hangi yolda kendini bulacağına karar vermekte. Yanlış tercihler bile bazen doğru kapılara açılabilir, yeter ki o acıyı bir ders gibi taşımayı bil. Belki de büyümek budur: düşmekten korkmadan yürümek.
Unutma dostum, nefes almak istemediğin anlarda bile o nefes sana bir şeyler anlatıyor. “Bırakma,” diyor. Çünkü devam edebildiğin sürece, belki de yolun sonu seni güzel bir yere çıkaracak. Ve o yolda, belki sen de kendi çığlığını duyacak, ona sarılmayı öğreneceksin.