• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

İki Mezar İki İsim / Günay Oktay

Gunay Oktay by Gunay Oktay
23 Mart 2026
in Öykü
0
İki Mezar İki İsim / Günay Oktay
0
SHARES
17
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Mezar taşında bir isim: Sefa Dinçer.

Kabrin hikâyesinden habersiz, ayağını sürüyüp geçti yanından. Oysa o hikâyenin içinde biraz da annesi, “Zeynep” vardı.

Ve eğer öğrenebilseydi…

*

 

Ellisini geçmiş bir adamdı Marangoz Necip.

Sabahın erken saatlerinden akşam alacasına kadar elinde çekiç, testere, zımpara… Eskimiş kapılar, sipariş verilen masalar, çekmeceler, kolu kırık sandalyeler, koltuklar. Gün boyu eğilip bükülmekten sırtı hafif kamburca, uzamış saçı sakalıyla başı çoğu zaman önünde, aklı fikri kim bilir hangi derin, koyu karanlık izbede. Mahcup bir meczup gibi… Her daim yüzüne utancı vurulacakmış gibi tedirgin, iğreti ve huzursuz. Dili ağzında dönmeyi pek sevmez. Yaşıtları torun torba içinde yüzerken, evlenme lafı bile onun ağzına dar gelir, boğazına takılır.  Bu yüzden dükkânından pek çıkmaz, evinden de pek adım atmaz.

Kendisi amcam olur. Baba yarısı derler ya…Ama ona böyle demek bile eksik kalır, namına gölge düşürür. Çünkü o, bana gerçek babamdan bile, daha çok babadır.

Gerçek babam dediğim, amcama zıt kutuplar kadar uzak, ondan beş yaş küçük. Liseyi okumakla kendini mürekkep yalayanların en akıllısı sayar, o sınıfa mahsus kibrini üzerinde gururla taşır. Öyle ki bu yüzden kimseyi beğenmez, kimsenin aklına meyletmez. Beni “Gizliören”de baba evine bırakıp gitmiş; ufacık bir çocukken. Bayramdan seyrana çıkagelişleri fitillenen bir sevinç gibi yer etmiştir belleğimde. Fitil söndükten sonra geride, evin içine ağır ağır çöken bir sessizlik ve kalbimin adlandıramadığı bir eksiklik kalmıştır.

Nerede çalıştığı, yatıp kalktığı bilinmese de geldiğinde eli kolu dolu olurdu babamın. Bana getirdiği üst baş, oyuncaklar… avucuma sıkıştırdığı paralar… Hepsi geride kalan çocuk kalbimin buruk bir hatırası.

Şen şakrak gülüşü, gürültülü kahkahası evi doldurur, bahçeden taşar; gömüldüğü o anason kokulu masadan çoğu kez ağlayarak kalkardı. Öyle gecelerde kapı araladığından duyulurdu amcamın sesi: Dön artık buraya. Al oğlunu yanına. Yeni bir hayat kur kendine.”  Dili peltekleşen babamın ağzından çıkanlar can yakardı: “Sen karışma bana… Beni kendine mi benzetmek istiyorsun yoksa? Sen önce kendine, saçına sakalına bak. Aklın varsa da kendin için kullan.”

Ayhan Işık’a benzeyen erkeksi güzel yüzünün altında, aslan gibi güçlü kuvvetli, iri yarı, uzun boylu cüssesi; yürürken kurumundan geçilmeyen bir gurur taşırdı.  Hafifletmek ister gibi eğlenircesine kucağıma saçtığı paraların çokluğu ise geliş sürelerini belirlerdi sanki. Ne kadar para, o kadar uzun ayrılık.

Onun gideceği gün, “ben sizin anneniz sayılırım, sözümü dinleyeceksiniz,” edasındaki halam, ortalığı birbirine katar, sesi mahalle başından duyulurdu. Ama ne çare… Böyle anlarda babam kapıyı kırarcasına çarpıp kaçardı. “Ellerimde büyüttüm seni, şimdi de oğlunu… Anasız kalmış bu çocuğa reva mı?” sözleri, babamın arkasından çınlatırdı evi bucağı. Kocası yeni evliyken bir kazada ölmüş, annesinin evine sığınmış halam. Çocuksuzdu; beni oğlu yerine kor, bilirdim. Beni hem çok sever hem de babamla yaşayayım diye evden göndermek isterdi, anlamazdım.

Terziydi halam…

Mahallenin bütün kadınları bayramda onun elinden giyinir, çocuklar ise onun diktiği elbiselerle sabahı zor ederdi. Kendinin ev haricinde giydiği iki elbisesi vardı. Biri dışarlık dediği güllü fistanı, diğeri, düğünde nişanda giydiği pırıltılı bordo elbisesi. Zamanında çok güzelmiş çokkk… saçları ağarmazdan, beli bükülmezden, yüzü kırışmazdan, şeker yüzünden şişmanlamazdan önce.

Fotoğrafı bile bana gösterilmeyen annemin ise lafı evde konuşulmazdı. Çok ısrar ettiğimde, o da yalnızca bir iki defa, beni doğururken öldüğünü duymuşluğum vardı halamdan, o kadar. İsminin dahi anılmasına izin verilmemesi, benim üzülmemem içindi sanırım. Ben de kurcalamazdım. Zaten hiç görmediğim bir annenin özlemini de çekmezdim. Halam, annemdi. Amcam da babam. Gerçek babam ise boyuna posuna hayran kaldığım, güldüğünde içimi gıdıklayan, beni uzaktan seven bir akrabaydı.

Canımızın her istediğini yediğimiz içtiğimiz bu evde durumumuz varsıla mı yoksula mı yakındı bilmem ama benim keyfim yerindeydi. Koca şehre gidip gezmişliğimiz, panayırında saatler geçirmişliğimiz bile olurdu… çarpışan arabalarıyla, atlı karıncalarıyla, dönme dolaplarıyla, mini gondollarıyla. O yolculuklarda kimseye hissettirmediğim garip bir korku büker, sıkardı yüreğimi. Ya babam çıkarsa karşımıza.  Ya beni ona bırakıp kaçarlarsa…

Babam beni severdi. Ama yanında istemezdi.

Zamanla ben de onu istemez oldum, onu sevsem bile.

Çocukluğum evde halamın dizinin dibinde; kumaşların arasında, makine tıkırtılarıyla geçti. Biraz büyüyünce de amcamın marangozhanesinde; oyun nedir, koşmak nedir, gezip dolaşmak nedir bilmeden…

İlk okulu bitirdiğim yıllar, “Ben bu eve yük müyüm?” sorusunun içimde ilk kez belirdiği zamanlardı. Orta okulu okumayacağımı o yüzden söyledim. Çalışmak, amcama yardım etmek, kimsenin söylemediği ama benim çoktan kabul ettiğim bir borçtu.

Kapı zillerini çalıp kaçmak, hava kararana kadar sokakta top oynamak, elimde salçalı ekmekle mahallede koşturup terlemek… Halamın hiç istemediği şeylerdi. Ben de bunları yapmamayı, ona duyduğum minneti biraz olsun hafifletmenin yolu sayıyordum.

Bir güz vakti amcamla evden çıktım…

Artık ben de bir iş güç sahibiydim.

İşimin en önemli kısmının, usta gelmeden önce dükkânı açmak olduğunu, yandaki dükkanların çıraklarından öğrenmiştim.

Önce talaşları süpürür, yere düşen kıymıkları toplardım. Sonra tahtaları taşır, kesilecek olanları sıraya dizerdim. Amcam testereyi vururken ben parçaları tutar, çivileri dizer, çekiç uzatırdım. Akşam dükkân kapanırken ellerim nasır tutmuş, ceplerim talaş dolu olurdu. Ama amcamın “Aferin oğlum,” deyişi tüm yorgunluğumu alırdı.

Sabah akşam gide gele bıyıklarım terler, ellerim irileşir, omuzlarım genişler; içimde kabaran o tuhaf güçle büyüdüğümü iliklerime kadar hisseder oldum. Tahtanın dilinden anlar; bir kapının gıcırtısından neresi eğri, neresi gevşek bilirdim artık.

Sonra bir gün onu gördüm…

İki sokak arkamızdaki bir düğün için halam günlerdir hazırlık yapmış, kızın gelinliğini dikmiş; ilk defa bana, “Sen de gel, ele güne karış,” demişti.

Gittim.

Dört beş hanenin ortasına bakan avluda davul zurna…Kadınlar bir yanda erkekler diğer yanda. Toz kalkıyor, kahkahalar yükseliyor. Ben duvar dibinde kenarda. Karşımda beyaz dantelli bir masa, üstünde çiçekler, masanın gerisinde gelinle damat.

Derken o çıktı ortaya.

Saçları uzun, dalga dalga, durgun akan su gibi usul usul inmiş omuzlarına. Yüzü ay ışığı gibi duru ve parlak; dokunsan dağılacak bir aydınlık… Üzerindeki elbise halamın diktiklerinden değil, daha şehirli, başka türlü, sanki ona ait değil de o elbiseye can veren kendisi gibi. Gülünce yanağının kenarındaki çukurlar, insanı içine çeken bir kuyu adeta.

O an düğünün sesi kesildi. Davul da… zurna da…konuşmalar da… Dünya bir anlığına nefesini tuttu. Geriye yalnızca o kaldı.

Sonra duramadım yerimde. Yürüdüm, önünden geçip ilerledim. Yanından geçerken çiçek tarlasının kıyısından geçmiş gibi oldum; kokusu, ferahlığı bir an içime doldu. Göz göze geldik. Kendimi ne zaman toparladıysam artık, adımlarım beni erkeklerin arkasında bir yere götürdü. Ama gözlerim hep onda. Bir zaman sonra onun bakışları da kalabalığın içinde aradı ve buldu beni.

O ne bakıştı öyle… içimdeki bütün düzeni alt üst eden.

Ertesi gün dükkânda ellerim testereyi tuttu, çiviyi tuttu ama aklım…o, başka şeyde tutulmuş kalmıştı.

Onda…

Amcamın duymadığım kaçıncı seslenişinde başımı kaldırdım. “Ne oldu Sefa? Elin ağırlaştı bugün,” dedi. “Yok bir şey,” dedim ama kalbim hem kıpır kıpır, heyecan dolu; bir yandan da en yakınını kaybetmiş gibi de yasta. O yasın külleri ne zaman toza toprağa savrulup dağıldı, aklım başıma ne zaman geldi ki onu bir daha nerede ve nasıl göreceğimi düşünmeye başladım.

Hayatta elimden çok şey alan kader, bu kez bana ilk defa bir müjde vermekte gecikmeyecek, beklediğim o büyük mutluluğu sonunda önüme serecekti.

Akşam, tam ışıkları kapatırken kapıda bir gölge durdu. Başımı kaldırdım. Oydu. Demek benden önce davranmış, sormuş soruşturmuş, bir şekilde bulmuştu beni… Aman Allah’ım…Bu nasıl bir saadetti.

Elinde küçük bir şey tutuyordu. Utangaçça yaklaştı. Avucunu açtı. İçinde kırılmış, küçük ahşap bir tarak vardı.

“Bu… kırıldı da” dedi.

Tarağı elime aldım.

“Olur,” dedim. “Yapılır.”

Ben tezgâha eğilip parçayı yerleştirirken o dükkânın içine bakıyordu. Bir süre sonra sessizliği bozdu.

“Dün düğündeydin,” dedi.

Kalbim iyice hızlandı.

“Evet,” dedim.”

Gülümsedi. Gülünce yüzü bambaşka oldu. Sanki dükkânın içindeki talaş kokusuna bahar karıştı.

“Benim adım Zeynep.”

“Ben de Sefa.”

“Tarak şimdilik kalsın sonra gelirim almaya,” dedi ve çıktı gitti.

O günden sonra hep bir şeyler kırıldı…

Bir toka, bir tarak, birkaç ahşap parça.

Konuşmalarımız kısa olsa da gözlerimiz uzun uzun konuştu, uzun uzun sustu. Ve o geldiğinde amcamın da her zaman bir işi çıktı, gitti.

Sonraları dükkânın az ilerisinde parkın içindeki dut ağacının altında buluşmaya başladık. Kasaba da göz çoktu, dil daha çoktu. O yüzden kimse görmeden akşam serinliğinde biraz konuşup ayrıldık.

Bana hayallerinden bahsederdi, babama benzeyen yakışıklılığımdan. Ben de marangozhaneden, amcamdan, halamdan… içimde günden güne büyüyen ondan.

Bir akşam dut ağacının altında ellerim ellerini tuttu. “Ben seni istiyorum,” dedim. “Amcamla halama söyleyeceğim. Seni istemeye gelecekler.”

Başını eğdi. Gülümsedi.

Anladım… O da en az benim kadar hazırdı buna.

Geçmek bilmeyen günlerden sonra o akşam…

Amcam, halam ve ben… elimde çikolata çiçek. Sokağa girdiğimizde her evden hiç olmazsa bir baş sokağa bakar durur. Komşunun emaneti arabadan indiğimizde etrafta bir bağırtı, gürültü. Seyirlikte izlenen bir figürüz artık mahallede. Her baş önce bize sonra sesin geldiği eve, Zeyneplerin evlerine gidip geliyor. Yutkunuyorum, yutkundukça boğazımdaki daha da büyüyor. Yolunda gitmeyen şey bizim gelmemiz mi yoksa?  Yüreğimde bir kasvet, içimde bir sızı.

Olmayacak mı bu iş?

Ne var ne ola ki?

Sebep işim gücüm mü?

Askerliğim mi?

Hiç gelmiyor aklıma babam, anam.

Yüksek, tek kat evin önünde zile bakar dururum ki sesler artık tane tane kulağımda, kulağımızda. Baba bağırıyor:

“Neden bana daha önce söylemediniz kimlerin geleceğini?”

“Bey sus, kapıdalar geldiler. Hem ayıp ele güne.”

“Sus hanım sus. Senin de kızının da kırarım valla kemiklerinizi. Bula bula o ahlaksız kadının oğlunu mu buldunuz bana damat diye? O kadının oğluna verecek kız mız yok bende.”

“Yapma gözünü seveyim, yavaş ol biraz?”

“Anası olacak o kadının yediği haltları bilmez gibi konuşup durma sen de Hayriye. Daha doğumunun kırkı bile çıkmadan evladından, kocasından kaçan o aşüfteye; bizi denk mi görürsün de konuşursun? Sor bakalım şimdi hangi pavyonda, hangi meyhanede, hangi şerefsizin gönlünü eylemede? söyletmeyin beni yeter… yeter.  Hadi anası öyle dedik, ya babası? Bir babası bile yok oğlanın başında. Zaten o hergele de adam olsa nikahlı karısını bırakmazdı oralarda. Namus bu namus, hepimiz onun için yaşamıyor muyuz? Kes sesini Zeynep kes sen de. … Ölün çıkar gelinliğin çıkmaz bu evden.”

Sesler önce tiz sonra daha ince, duyulmaz oldu kulaklarımda. Bir baş dönmesi… Bir titreme, üşüyorum, hem nasıl? Midem ağzımda ha çıkardım ha çıkaracağım.  Amcam, halam zangırdayan bedenime kalkan olmuş, beni her acı sözden, zehirden kurtaracakmış gibi sarılmış. Zeynep’in sesi bir vınlamanın arkasında zar zor duyuluyor:

“Sen istesen de istemesen de ben ona varacağım baba.”

En son bir şangırtı sesi… Çarpılan kapı…gök gürültüsü gibi bir haykırış… ufalanan ama kaybolmayan bir inleyiş. Ve o derin sessizlik… gürültüden daha fazla kulakları yırtan, kanatan, sese söze hacet bırakmayan.

Zeynep’in sesinden aldığım güç bile beni ayakta tutmaya daha fazla yetmedi. Yaldızlı, yanar döner bir ışık seli aldı beni kucağına, bastı bağrına. Sıcacık yatağa yatırıp kapattı üstümü. O gördüğüm ışık seli karşısında bugüne kadar gördüğüm gün ışığı da neymiş, olsa olsa rüzgârda savrulup titreyen bir mum aleviymiş.

Kendime gelmem bugüne kadar yatağım bildiğim odanın divanında oldu.

Olmayacağını bildiğim bir duaya âmin demenin çaresizliğiyle açıldı göz kapaklarım. İnsan uyurken de mi sıyıramaz yakasını derdinden, kederinden, yasından. Yalan dolanlar, pusuda bekleyen acımasız gerçekler yalancı ölümün koynunda da mı rahat vermez insana? Hayatta en büyük mutluluğun istemek ve beklemek olduğunun bir lütuf sayıldığını, ben ne zaman idrak ettim? Bir yalan kuyusunda boşa geçmiş hayatımın, benden öncekilerin bir kefareti olduğunu… Ne zaman belledim ben bunları? Ölümün kardeşi uykuda mı?

Demek ölüm, başka bir biçimde yaşamak…

Değilse, uyandığımda aynı insan olmayışımı neyle açıklayabilirdim ki kendime?

O uyanmanın sonrasında artık yaşam gailem, onurumu kıran anamın edepsizliğine bir cevap bulmak ve o cevabı onun pişman sıfatında görebilmekti.  “Hata ettim, pişmanım… ben ettim sen etme oğul,” dedirtmek. En azından böyle bir itirafla olsa bile avunmak.

Düşmez kalkmaz bir Allah değil mi sonuçta?

Diğer bir seçenek… Öldürmek…

Onu öldürünce ben neden temize çıkacağım ki? Temiz bir sayfa için kirlenmiş, kana bulanmış bir son mu gerekli illa? Bedeli neden benim omuzlarımda? Katil olmak neyi temizler? Ben kirli değilim ki?

Ben sadece terk edilmiş bir evladım.

Beyhude çırpınışlar…çözüm arayışlar…

Ve sonunda toplumun senden beklediğine ikna oluşlar… Senden asırlar önce yaşayan insanların koydukları kanunsuz yasalar…

Hepsi ama hepsi, onu bulacağım ana kadar, zehir saçan bir yılan gibi tısladı durdu baş ucumda.

Her kasabada, her ilçede, hatta o koca şehrin pavyonlarında, meyhanelerinde hep aynı soruyu sordum:

“Zeliha’yı tanır mısınız?”

Sordum… sordum… Ve buldum…

Her arayanın bulduğu gibi…

 

Bulduğumda…

Kapıyı itip içeri girdim.

Saçları boyalı, yüzü makyajla ağırlaşmış… halamın sandığında sakladığı o fotoğraftakinin biraz farklısı. İnsan kendi kanını kalabalıkta bile tanırmış.

Müzik çalıyor, o sahnede dönüyor. Erkeklerin salyalı gözleri, aç ağızları üstünde. Son birkaç aydır duyduğum utanç ve öfke ağzıma götürdüğüm her kadehte daha da koyuldu.

Kalktım. Yürüdüm. Durdum karşısında. Kesti dansını. Sadece kalbimin sesi kulaklarımda. Bıçağı çıkardım.

“Benim hayatımı öldürdün,” dedim.

Sustu. Sadece baktı…

Ama o anda bir el omzuma yapıştı.

Sonra bir acı sırtımda…

Hem var hem yok arası.

İnce ince.

Dizlerimin bağı çözüldü.

Yığıldım.

*

Ve öğrenebilseydi eğer…

Annesinin sustuklarının, Sefa’nın yarım kalan hikayesine nasıl dolandığını da anlardı.

Devam etti yoluna. İlk defa görecekti. Buldu ve yaklaştı.

Mezar taşındaki ismi okudu: Zeynep Oğuz.

Sevdiğine kavuşamayan annesinin öyküsü ile istenmeyen kocası uğruna evden kaçan kendi öyküsü burada birleşti.

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Gidenlere / Eyüp Toru

Next Post

Terzinin Müzeyyen’i / Sema Keskin

Gunay Oktay

Gunay Oktay

Next Post
Terzinin Müzeyyen’i / Sema Keskin

Terzinin Müzeyyen'i / Sema Keskin

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Tahta Bacak / Salih Melikoğlu
  • Dornapa’dan Esince / Mustafa Ünver
  • Nefes / Selcen Gezgin
  • Kaydırırken Eksilmek / Gülşah Erdinç
  • Düş Kadar Gerçek / Erkan Eren

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.