HER ŞEY YOLUNDA
Ben aslında bu hayata geç kalmadım. Sadece doğru titreşimi biraz geç yakaladım. Uzun süre kendimi suçladım. Sonra bir podcast dinledim ve anladım ki suç bende değildi; evren benimle net iletişim kuramamıştı. Ben hazırdım. O hazır değildi. Zaten çoğu şey böyledir. İnsan kendini geliştirdikçe çevresi geride kalır. Benim çevrem de tamamen geride kalmıştı; hatta bazıları hiç gelmemişti.
O dönem işsizdim ama buna “ara veriyorum” diyordum. Çünkü ara vermek bilinçli bir tercihtir, işsiz olmak değil. İnsan kelimeleri doğru seçerse hayat da ona göre şekilleniyor. Henüz şekillenmemişti ama niyeti almıştı.
Her sabah aynaya bakıp kendime şunu söylüyordum: “Sen değerlisin.” Ayna cevap vermiyordu ama zaten herkes her şeyi hemen anlayamaz.
Kahvaltıyı atlıyordum. Aralıklı oruç yapıyorum demek daha doğru. Aslında param yoktu ama bunu detaylandırmak istemiyorum. Negatif detaylar titreşimi düşürür.
Bir defterim vardı. Adı “Hedeflerim” di. İçinde tek bir hedef yazıyordu “Olmak.” Ne olmak olduğu henüz net değildi ama süreç kutsaldı.
Evrenle ilk ciddi kavgam pazartesi günü başladı. Bir salı günü olabilirdi çünkü ben pazartesilerin insanı değilim. Evren bunu bilmeliydi.
O gün üç farklı kişisel gelişim videosu izledim. Üçü de aydı şeyi söylüyordu: “Eğer hayatında bir şeyler yolunda gitmiyorsa sen yeterince istemiyorsundur.”
İstememişim… Ya da yıllardır yanlış istemişte olabilirim. Küçük, mütevazi, utangaç. Evren de beni ciddiye almamış. Haklı. Ben olsam ben de kendimi ciddiye almazdım.
Ben büyük istiyorum artık. Net, kararlı. Gerekirse sesli. O yüzden salona geçtim, camı açtım. Önce içimden sahip olduğum her şeye şükrettim, pek bir şeyim olmasa da. Sonra avazım çıktığı kadar sertçe haykırdım: “Artık Mucizelere Hazırım.”
Evren cevap vermedi. Onun yerine alt katımda oturan Hacer teyze, kafasını camdan uzatıp: “Okumuş kızsın, yazık oluyor” dedi. Yazık olan neydi bilmiyorum ama hep bana oluyordu. Kimse sisteme yazık demiyordu. Sistemin canı sağ olsundu.
Ama ben bunun bir sınav olduğunu biliyordum. Çünkü kişisel gelişimde cevap gelmiyorsa bu, evrenin seni görmezden geldiği anlamına gelmez; seni olgunlaştırdığı anlamına gelir. En azından videoda öyle demişlerdi. Yalan söyleyecek halleri yoktu ya.
Annem aradı o sırada. “Bir işe girmeyi düşünüyor musun?” dedi. Negatifti. Çok negatifti. Ona uzun uzun anlatmak isterdim ama titreşimim düşmesin diye kısa kestim. “Şu ana evrenle çalışıyorum,” dedim. Annem evrenin ne iş yaptığını sormadı, zaten kimse evreni gerçekten merak etmez. Herkes sonucu ister.
Telefonu kapattıktan sonra bir süre boşluğa baktım. Buna “anda kalmak” diyorum. Aslında duvar ama fark etmez. Anda kalmak için duvarda yeterlidir.
O gün dışarı çıkmadım. Çünkü acele eden insan hazır olmayan insandır. Ben hazırdım ama evrenin hala biraz yolu vardı.
Birkaç gün sonra konfor alanımı terk ettim. Bunu hemen Instagram’da paylaşmadım. Çünkü bazı dönüşümler sessiz yaşanmalıydı. Ayrıca internet paketim bitmişti.
Konfor alanı dedikleri şey benim için evdi. Ev dediğimde aslında iki oda bir salon değil; annemin “daha ne istiyorsun?” dediği yerdi. Toplumda bir kadının evde olmasının adı hala “rahat” sayılıyordu. Erkek olsam buna başka bir ad bulurlardı. Kadın olduğum için “oturuyor” oluyordum.
Sokağa çıktığımda herkes bir yerlere gidiyordu. Bende bir yere gidiyor gibi yürüdüm. İnsan kararlı yürürse toplum ona soru dolu gözlerle bakmıyor. Kimse “Nereye?” demiyor. Çünkü herkesin derdi yetişmek. Neye yetiştiklerini bilmiyorlar ama geç kalmaktan çok korkuyor gibiler.
Bir kafeye girdim. İçeride herkes üretkendi. En azından öyle görünüyordu. Bilgisayarlar açıktı, kahveler pahalıydı, yüzler ciddiydi. Bir masada üç-beş kişi oturup hayata küfrediyordu ama buna “network” diyorlardı. Toplum kelimeleri değiştirince her şey saygınlaşıyor.
Ben bir filtre kahve söyledim. Hayatı sade yaşamayı seçmiştim. Mecburiyetten ama seçmiş gibi yapıyor, evreni buna ikna etmeye çabalıyordum.
Yan masada iki kadın vardı. Biri diğerine “artık kendimi seçiyorum” diyordu. Diğeri de “Aynı cümleyi daha önce en az beş erkekten duymuştum. Kendini seçmek genelde başkasının seni seçmemesiyle başlıyormuş” dedi.
Eve dönerken şunu düşündüm: Ben konfor alanımı terk etmiştim ama konfor alanı hala yerindeydi. Ev beni bekliyordu. Hiçbir şey değişmemişti ama ben buna “farkındalık” dedim. Toplum da genelde buna inanıyor.
Hayatımdan ilk çıkardıklarım “gerçekçi” olanlardı. Onlar kendilerine böyle diyorlardı. Ben demiyordum. Ben onlara eskiden “akşam haberleri” diyordum.
Gerçekçi insanlar sabah erken kalkarlar. Çünkü sistem erken kalkanı sever. Gerçekçi insanlar sigortalı işten bahseder. Çünkü gelecek dediğin şey, onların gözünde emekliliğe kadar katlanmaktır. Gerçekçi insanlar kadınsan daha çok şey hatırlatırlar: Zaman geçiyor, yalnızlık zor, bir iş bul artık. Bunların hiçbirini kötü niyetli söylemezler. En tehlikeli cümleler zaten iyi niyetlidir. Düzen en çok iyi niyetle aktarılır. Gerçekçi insanlar hayal kurmaz. Onlar “şartları” bilir. Şartlar dedikleri şey de genelde değişmez kabul ettikleri adaletsizliklerdir. Asgari ücrete gerçekçi bakarlar, kiraya gerçekçi bakarlar, kadının yalnızlığına çok gerçekçi bakarlar. Ama bir erkeğin başarısızlığına “geçici” derler. Gerçeklilik bazen cinsiyetlidir.
Ben bu insanları hayatımdan çıkarırken hiç zorlanmadım. Zaten çoğu kendi kendine çıktı. Çünkü ben artık onları dinlemiyordum. Dinlemeyince insanlar susmaz; daha yüksek sesle konuşur. Biri bana “hayat toz pembe değil” dedi. Biliyorum zaten ben de griye razıydım.
O gün anladım: Gerçekçilik bazen sadece hayal kurmaktan korkmaktır. Korkuyu erdem gibi satmaktır. Ben artık satın almıyordum. Param da yoktu zaten.
Bir gün kişisel gelişim konferansına gittim. Gitmem gerektiğini hissettim. Hissetmek zaten bu işin yarısı. Salon kalabalıktı. Konuşmacı sahneye çıktığında alkışladık. Neyi başardığını bilmiyorduk ama başarmıştı belli ki. Başarılı insanlar hep alkışlanır.
“Artık kimse kimseyi taşımak zorunda değil,” dedi. Bu cümle salonda rahatlatıcı bir etki yarattı. Sonra “kendi kendine yetebilmek” ten bahsetti. Yetemeyenleri çok nazikçe dışarıda bırakarak. Herkes başını salladı. Kendi kendine yetememek ayıp bir şeydi. “Kimse sizin mutluluğunuzdan sorumlu değil,” dedi. Bunu söylerken sesini yumuşattı. İnsanların yalnız kalacağı cümleler hep yumuşak söylenir…Bir ara “ilişkiler” konusuna girdi. “Size iyi gelmeyen herkesi hayatınızdan çıkarın,” dedi. Salondaki herkes birilerini düşündü. Kimse kendisini düşünmedi. Sonra yalnızlıktan bahsetti ama adını koymadı. “Alan açmak” dedi. “Enerji temizliği” dedi. “Duygusal yüklerden arınmak” dedi. Kimse “insan” demedi. İnsan artık çok da gerekli bir kelime değildi…Mola verdik stantlarda kitaplar satılıyordu. Hepsi aynı şeyi anlatıyordu ama farklı isimleri vardı. İnsanlar kitapları değil umutlarını imzalatıyordu. Çıkışta iyi hissettiğimi fark ettim ama etkisi uzun sürmedi. Biraz düşününce anladım ki; bana güç verdiklerini sanıyordum. Meğer sadece kimseye ihtiyacım olmadığına ikna etmişler.
Eve döndüğümde, aynaya baktım. Gerçekten bendim ama eksiktim. Bunu ilk kez kişisel gelişim dışında bir yerden düşündüm. O gece hiçbir şey dinlemedim. Podcast açmadım. Deftere yazmadım. Evrene de bir şey sormadım. Sessizlikle ilk kez aramızda bir rekabet olmadı. Sonra fark ettim, bana yıllardır güçlü olmayı öğretmişlerdi ama dayanışmayı öğretmemişlerdi. Kimseye muhtaç olmamayı anlatmışlardı ama kimseye yaslanmadan ayakta kalmanın ne kadar yalnız bir şey olduğunu söylememişlerdi. Yalnızlığımı “seçim” sanmışım. Meğer alışkanlıkmış. Üstelik bana satılmış. Anladım ki sorun benim yeterince istememem değildi. Sorun, her şeyi tek başıma istemem gerektiğine inandırılmamdı. Ertesi gün annemi aradım. Bir şey anlatmadım, sadece dinledim. Bu bana iyi geldi. Kişisel gelişimde buna yer yoktu. Bir arkadaşıma mesaj attım. “İyi değilim,” yazdım. Açıklamadım. Çünkü bazen cümleyi süslemeyince daha gerçek oluyor…Hayatım değişmedi, işim hala yok, gelecek hala belirsiz. Ama ilk kez bunun sadece benim meselem olmadığı duygusu geldi.
Artık aynaya bakınca “her şey yolunda” demiyorum. Onun yerine şunu söylüyorum: “Her şey benim suçum değil.” Bu cümleyle dünya düzelmiyor. Ama insan, nihayet bir yere tutunabiliyor.


