Neşe bulaşıcı mıdır bilmiyorum ama şifa olduğu kesin. Hastalığa, yokluğa, ezilmişliğe,
başarısızlığa, aşk acısına, dil yarasına, kışın soğuğuna, yazın sıcağına, hayatın çilesine ve dahi
pek çok şeye.
Böyle sıralayınca gerçekçi gelmiyor belki. Bir yazının giriş paragrafı olsun diye biraz da
kafiyeli sıralanıvermiş sözcükler gibi duruyorlar. Oysa hiç gülmeyen, gülemeyen insanların
içinde doğup büyüdüyseniz yetiştiğiniz çevrelerde gülmek, eğlenmek, neşelenmek, olaylara
espri ile yaklaşmak, bir durumun mizahını yapmak imkansız idiyse ne demek istediğimi en iyi
siz anlarsınız.
Gülmek ciddiyetsiz bir eylem, ne gülmesi, niye gülüyorsun ki, ne var bunda gülünecek,
böyle cıvık cıvık haller yakışıyor mu sana, bir kendine gel, denildiğini duyarak büyüyenler iyi
anlar beni.
Siz hayatı daha yaşanılır hale getirmek için daha iyimser baktığınızda, trajikomik
olayların komik taraflarına odaklanıp başta kendinizin ve belki de özellikle küçüklerin
psikolojisini ayakta tutmaya çalışırsınız fakat bu kan emiciler hemen çıkıverirler ortaya ve dır
dır etmeye başlarlar. “Ne var bunda gülünecek, biraz ciddi olsana .” Hele bir de kadınsanız bu
durum daha da katlanılmaz olur. Ne hafif kadın oluşunuz kalır ne zıpçıktı oluşunuz. Bir kere
ayıptır gülmek. Sonra kahkahayla gülmek mesela, günahtır. Çocukluğunuzdan itibaren bu
sözlerle büyürsünüz ve bir bakmışınız siz de unutmuşsunuz gülmeyi. Sanırlar ki gülmek hayatı
ciddiye almamaktır. Umursamamaktır. Sorumsuzluktur. Olgunlaşamamaktır. Onlara göre
cahiller güler, deliler güler, bebekler güler sadece. İnsan, azıcık aklıyla hareket etmeye
başladığında zaten vazgeçecektir gülmekten. Hele olgunlaştıysa şöyle dolu dolu kahkaha
atmak bir yana dursun tebessümü bile ölçülü olmalıdır.
Böyle büyütüldüm Anadolu’nun ortasında küçük bir kasabada. Ailede genç bir ölüm
yaşanmış, çocuklar yetim kalmış dahası anneleri de evi terk edince çocuklara babaanne ve
dede bakmak zorunda kalmıştı. Doğal olarak evde büyük bir yas vardı. Zaten zor olan sosyal
yaşam iyice içinden çıkılmaz bir haldeydi. Bir zaman sonra acılar biraz hafifler diye ümit ettim
ama olmadı. 10-20 hatta 30 yıl geçti yas bitmedi. Başta ölenin çocukları olmak üzere biz
çocukların da hatırına acıyı biraz daha saklar belki yetişkinler dedim, olmadı. Artık çocuk
gülüşleri de yasaktı bu evde. Müzik dinlenmez, televizyonda eğlence programı izlenmez,
düğünlere gidilmez, yüksek sesle gülünmezdi ve kimse kimseye şaka yapmazdı. Bir keresinde
bahçede açan çiçeğin kokusuyla ilgili kurduğum bir cümlenin yanımdaki ihtiyar kadın
tarafından yarıda kesildiğini hatırlıyorum. Neymiş erkeklerin yanında beğenilerinden
bahsedemezmişsin. Yas yetmiyor gibi bir de erkek egemen toplumun erkeği mutlu etmek ve
onu kışkırtmamak, tahrik etmemek adına konmuş kuralları vardı. Hiçbir şey anlamasam da
sözümü yarıda kesip susmuştum.
Bütün bunlara rağmen içinde mizah duygusu barındıran ya da hayattan keyif almayı
bilen insanlar da vardı elbette. Onlar da ancak evlerinde rahat davranabilir dışardan biri
geldiğinde yine o suratsız ifadeye geçilirdi. Yas ve taassup. Anadolu’nun pek çok kasabasında
hala bu iki zehirli sarmaşık karartır hayatı, boğar insanları. Özellikle de kadınları. Kapkara bir
taassupla yasın iç içe geçtiği, nefes alamadığınız bir hayat. Eğlenmek, gülmek, şaka yapmak,
güzellikleri dile getirmek…bunların hepsi gereksiz ve de boş işlerdir böyle yerlerde. Bu durum
sadece yasın olduğu evlerde geçerli değildir elbet. Kasabanın genel halidir bu. Gülmek ölüme
çare değildir elbette ama ölüm Allah’ın emri diye inandıysak eğer yas da 30 yıl sürmemelidir.
Gülmek bir ihtiyaçtır oysa.
En çok çocukların ihtiyacı vardır gülmeye. Ve hatta günah sayılmayacaksa eğlenmeye.
Sonra gençlerin ihtiyacı vardır neşeye ve umuda. Kahkahalarını duyunca “Utanmıyor
musun?” diye susturmayacaksanız eğer.
Çalışanın, üretenin, çocuk büyütenin ihtiyacı vardır gülmeye. Bir sonraki güne daha
güçlü uyanmak ve çoluğuna çocuğuna ekmek getirebilmek için.
Yaşlıların ihtiyacı vardır gülmeye . Yolun sonuna doğru adım adım yaklaşırken yalan
dünyanın aslında sanıldığı kadar ciddiye alınacak bir yanı olmadığını anladıkları için. Her
şeyin zamanla geçtiğini, unutulduğunu bildikleri için, bunca kurala kaideye, bunca kasvete
değmediğini anladıkları için.
Hepimizin ihtiyacı var neşeye. Sağlıklı ve zinde kalabilmek için. Çünkü neşeliysen ve
gülmeyi başarabiliyorsan umudunu da koruyabilirsin. Umudun varsa planın da vardır. Planın
varsa da başarı yakındır.
Bütün bunlar benim şahsi düşüncelerim elbette. Aksini düşünenler ve söyleyenler
elbette olacaktır. Ama biliyorum ki nörolojinin gerçekleri benim tarafımda. Gülmenin
hormonlar ve düşüncelerimiz üzerindeki etkileri hakkındaki bilimsel bulgular bu yazının
içeriğine ağır gelir belki. Sahte bir gülümseme de olsa yüzümüzdeki o ifadenin beyin
tarafından gülme gibi algılandığı ve mutluluk hormonları salgılandığı söylenir. Etrafımızda
üzülen, ağlayan birini teselli için söylediğimiz “Hadi gül biraz.” telkini boş bir telkin değildir.
Ya da eskilerin tabiriyle “Güzel düşünelim, güzel olsun, ifadesi de muhtemelen beynin bu
çalışma şeklini keşfeden kişilerce söylenmiştir. Olumlu düşüncelerin hastalıkları
iyileştirmedeki rolünü biliyoruz. Ya da tersten bakarsak içinde bulunduğumuz yüzyılın baş
belası stresin de pek çok hastalığa davetiye çıkardığı herkesin malumu.
Gülmek ayıp değil, günah hiç değil. Nasrettin Hoca’nın torunlarıyız biz. Bu her şeyi ve
herkesi kendi dünya görüşüne göre dizayn etmeye meraklı, güzel olan her şeyi karalamaktan
keyif alan, kendi inancı ve düşüncesi dışında herkesi öteki ilan eden kan emiciler kimler
bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa o da Anadolu’da başta kadınlar olmak üzere insanların
gülüşlerini çalan bu anlayışın karşısında koskoca bir gülüşle durmak gerektiği.



