
Bakmayın siz onun isten kararmış yüzüne, diken diken olmuş saçlarına, yaralanmış bedenine. Pamuk gibidir aslında. İki kelimeyi bir araya getiremeyen bu haline de aldanmayın. Hele ki sesi. Konuşurken bile şarkı söyler gibidir. Talih bir gün yüzüne gülüp de onu başka bir hayata savursaydı, şimdi televizyonda gördüğünüz nice şarkıcı onun yanında sönük kalırdı. Kimseler fark etmesin diye attığı her adımda canının nasıl yandığını, yüzüne kondurmamaya çalıştığı o ince sızıyı bir tek ben bilirim. Gururundan belli etmez, kimse acısın istemez. Nereden mi biliyorum bütün bunları? Çünkü ben, bu koca dünyada onun gerçekten içini görebilmiş tek dostuyum.
Yangının içinden çıkarıldığında hala kendinde değildi. Şimdi sağlıkçılar telaşla etrafında dolanıyor, orasına burasına kablolar takıyorlar. Çok ağır yanıkları var, dediler. Elektrik kaçağından çıkmış yangın öyle duydum. Eğer Gamlı fark etmeseydi… Allah muhafaza, belki de canlı bulamazdık. O seslendi bana. Karanlık çöktü mü yemiş saatimdir o vakit ne duyarım ne görürüm. Ama o çağırınca bıraktım her şeyi. Birlikte yükseldik göğe. Hava, yanık kokusuyla ağırlaşmış, kızıllıklar gecenin koynuna sızmaya başlamıştı. Tek başımıza yetemezdik. O yüzden diğerlerini de çağırdık. Kısa sürede kalabalıklaştık, kanat seslerimiz birbirine karıştı. Pencerelere yaklaştık, camlara vurduk. Perdeyi aralayanlar yayılan kap kara dumanı sonra ateşi gördü. Kapılar çarpılarak açıldı, çığlıklar sokağa taştı. Ardından siren sesleri yarıldı gecenin içinden.
Onu anlatmaya devam etmeden önce size kendimi tanıtayım. Ben çoğu şeyi ağaçların arasından uzaktan izlerim. Gün boyu damdan dama, daldan dala konar, akşam olunca bir ağacın tepesine tünedim mi bütün köy ayağımın altına serilir. Kim girer, kim çıkar, kim neyi saklar hiçbiri kaçmaz benden. İnsanlar bir şeyi anlamak için ona yaklaşmak gerektiğini sanıyorlar, ama ben uzaktan da görüyorum. Hem de onların göremediği her şeyi. Onun gerçek adını da bilirim mesela. Hanım’mış. Hanım hanımcık olsun diye koymuşlar. Ama Dilruba derler ona burada. Kendini öyle tanıttı. Eskiden de Afet’miş. Daha öncesini bende bilmem, o da pek hatırlamak istemez zaten. Neyse…
Dilruba’yı ilk gördüğümde, gün ağarmıştı ama sokaklar hala uykunun kırıntılarını taşıyordu. Her işte eli olan bakkalın önünde çantası kucağında öylece oturuyordu. Bakkal, içerden dükkanın kapısını açınca “Ev arıyorum” dedi daha selam vermeden. Adamın “Kimsin? Nereden geldin?” gibi birkaç sorusuna beyaz yalanlı kısa cevapların ardından evi tutmuştu. Bakkalın yukarı sokağına doğru yürürken adımları birbirine benzemiyordu. Biri önce varır diğeri sürünerek gelirdi. Omzuna attığı çantasını sıkı sıkı tuttu, gövdesini hafif önüne eğdi. Yokuş uzadıkça yürüyüşünün temposu değişmedi ama ritmi kırılıyordu. Yine de durmadan yokuşu kesintisiz bir inatla tamamladı.
Şimdi ne diyordum… dur, dur, az önce aklımdaydı… Neyse, önemli değil. Bir konudan ötekine zıplarım, kelimeleri yarıda unuturum. Bende böyleyim işte. Bazen cümlenin kendisi benden önce kaçıyor bende arkasından bakakalıyorum. Kusuruma bakmayın, zihnim biraz çatı arası gibi ne zaman ne çıkacağı belli olmuyor.
Tamam hatırladım. Yolun biraz dışında duran eski eve geldiler. Adam anahtarı eline bırakırken “Hayırlı olsun bacı” deyip ardına bakmadan gitti. Duvarları solmuş, sıvası dökülmüş eve büyük bir heyecanla giriş yaptı. Çünkü yeni dünyasının ilk kapısıymış orası, öyle demişti. Eşyasız eve yerleşti. Duvarları sildi, yerleri yıkadı. Sanki sadece evi değil, kendini de arındırıyordu. İlk gece serdiği kartonun üzerine oturup sırtını duvara yaslayarak uyudu. Korkmadan bir yere yaslanmak bile onu mutlu etmeye yetmişti. Sabah olduğunda kapısı çaldı. Her ne kadar önce korktuysa da mahallenin kadınlarını görünce rahatladı. Toplanıp gelmiştiler. Kiminin elinde eski ama temiz bir kilim, kiminin elinde yastık, tabak, kap kacak vardı. Tez elden evi derleyip topladılar. Evin önündeki kuru toprağı değiştirmeye başladı. Önce yabani otları temizledi. Sonra küçük fideler dikti. Domates, biber, salatalık ne bulduysa… Pencere önlerine fesleğen koydu, duvar diplerine sardunya. Toprak yeşerdikçe onun da içi usul usul canlanıyordu. Hatta çiçeklerine şarkı bile söylerdi, işte o zaman duydum o güzel sesini. Bazı günler evinde kendi söylediği şarkılarda dans da ederdi. Günler geçmeye devam ettikçe Dilruba herkesin, her işine koşmaya çalıştı. Birinin ekmeğini yaptı, birinin çocuğuna baktı, birinin hastasına çorba taşıdı. Derken mahalleli onu içine aldı.
Bize olmadığı kadar iyi davrandılar ona. İnsanlar bizi pek sevmez. Çoğu taş atar, kovalar. Bizim rengimizi de sevmezler. Hatta sesimizi uğursuz sayanlar bile var. Ama Dilruba bir sabah başını kaldırıp bana baktı. Ne ürktü ne de yüzünü buruşturdu. İlk defa bir insan bakışı üzerime yük olmadı. Ertesi sabah elinde bir kap su ve birkaç ekmek kırığıyla çıkageldi. Sonra ertesi gün yine. Ve sonraki gün yine. Anlamıştım o beni bekliyordu. Yanıma yaklaştı. Kanadıma dokundu. Dokunuşu ne aceleciydi ne de çekingen. Yaklaşmasına izin verdiğimde artık arkadaş olduğumuzu anlamıştı. Diğerleri “Git, pis kara karga!” diye kovalarken o bana “Gölge” diye bile isim verdi. Gözlerine baktığımda orada korku yoktu ama taşmak üzere olan bir bardağın doluluğu vardı. İşte o gün anlattı bana kendini.
Bakmayın şimdi Allah’ın bile unuttuğu kıyıda köşede kalmış bu mahalle de oturduğuna. Eskiden ışıklı yerlerin kadınıymış o. Eskiden üstüne neonlar düşer, sesi kalabalığın uğultusunu bastırırmış. Sonra birisi başına bela olmuş. Zaten sürekli biri salça olurmuş da bu başkaymış. İstemem, dedikçe üstüne gelmiş. Bu kadar reddedilmenin sonucunda erkekliği tutmuş, çıkardığı bıçağı saplamış bacağına. Hem de üç kere. Sonra da boğazına dayamış.
Metal boynuna değdiğinde sanki dünya durmuş da zaman nefesinin ucunda asılı kalmış. Bir fırsat mı, boşluk mu yoksa Allah’ın bir yardımımı bilinmez, kurtulmuş bir anda elinden. Sokakta sendelemek ve hızlı yürümek arasında çaresiz bir hızla ilerlemiş. Bir ayakkabısını kaçarken düşürmüş diğer tekini de acısından bir köşeye fırlatıp ilk gördüğü hastanenin acil servisine girmiş. Kapıdan içeri girdiğinde ışıklar gözünü kesmiş. Bakışlar yarasından önce ona ilişmiş. Kırmızısı taşmış rujlu dudaklarına, filelerinin arasına kan dolmuş yırtık çorabına, gözkapaklarının üzerindeki parıltılara. Bir hemşire isteksizce “Otur şuraya” demiş. Kimse hızlı davranmamış, kimsenin acelesi yokmuş. Sanki onların gözünde acı doğru kişide değilmiş, doğru yere açılmamış. Acele edilmeden dikiş atılmış. Meğer insanın acısı bile sıraya giriyormuş, anlamış.
Sabah olduğunda hastanenin otomatik kapısından ağır ağır çıkmış. Çıplak ayakları soğuk zemine değdikçe içi ürperiyor, yaralı bacağını sürükleyerek ilerlemeye çalışmış. Gün ışığı yüzüne vurdukça korkusu daha da büyüyormuş sanki. Temkinli adımlarla evine doğru yürümüş. Yol boyunca içi içini yemiş. Ya evine gelmişse! Paspasın altından anahtarı alıp kapıyı açana kadar geçmemiş korkusu. Ama korktuğu gibi de olmamış, kimse yokmuş. Hızlıca eski bir çantanın içine biraz para ve birkaç parça eşya koymuş. Zaten götürmek istediği pek kıyafeti de yokmuş. Sonra aynanın karşısına geçip bu haline son kez uzun uzun bakmış. Bir daha görmek istemediği bu benliğine veda etmek için eline makası alıp beline uzanan saçlarını kesmiş. Saçlar yere düştükçe yüzündeki tanıdıklık azalmış. Yüklerini atmaya başlamış. Ojeli tırnaklarını sildikten sonra gözlerinden yüzüne dağılan parlaklığı temizlemiş. Gösterişli kalçalarını örtecek bol kıyafetler giyinip evden çıkmış. Ardından bir pansiyona yerleşip acısının solmasını beklemiş. Yaraları kabuk bağlarken içindeki korkuyu azaltmış. Müzik dolu loş salonların, içi gürültüyle dolup taşan o kalabalıkların arasında artık nefes alamıyormuş. Nereye gitse ardından geliyorlardı. Bu görünmeyen takipten, bu görünmez kuşatmadan yorulmuştu. Bir sonraki bıçağın boğazına gelmeyeceği ne malumdu. O yüzden gitmek istiyordu. Kimsenin onu tanımadığı, sadece kendi halinde var olabildiği bir yere. Kimsenin ona bir daha geçen geceki gibi davranamayacağı bir yere gitmeliymiş. Nihayet o sabah çantasını alıp otogarda gördüğü, sadece çok uzak bir yer olduğunu bildiği otobüse binmiş. Çünkü artık tek isteği bir yere varmak değil, kaybolmakmış. Kayboldum sanarken kendini bulacağından da habersizmiş…
Hıh! Az daha en mühim yeri unutuyordum. Dilruba öyle kolay kolay pes edecek kadınlardan da değildir. Bahçesindeki fideler coşmaya başladıkça o da her sabah güneşten önce uyanır oldu. Toprağı ellerken sanki kendi yaralarını sarıyordu. Çapaladığı her karışta içine çöken karanlığı biraz daha gömüyordu, suladığı her fide de kendine yeni bir ömür büyütüyordu. Şu iki yılda bir pazar tezgahı bile açtı. Kazandıkça evinin dökülen duvarlarını onardı. Bahçesine küçük bir sera kurdu sonra. Ardından kamelya yaptırdı. Yemyeşil kadife bir koltuk aldı kendine. Oraya oturup sessiz sessiz bahçesine bakardı. Çünkü insan en çok, kendi elleriyle yeşerttiği şeye bağlanırmış. Hele ki yıllarca yalnızca çürütülmüşse.
Şimdi tam hasat vaktiydi üstelik. Toprak aylardır sakladığını usul usul geri veriyordu ona. Domatesler dalları aşağı çektirecek kadar ağırlaşmış, salatalıklar yaprakların arasına saklanmıştı. Renk renk çiçekleri misler gibi kokmaya başlamıştı. Böyle zamanda gitmek olur muydu hiç?
Ambulans onu götürürken ben yine ağacın en tepesine çıktım. Dalları rüzgarla sallanıyordu ama ben kıpırdamadım. Gözden kaybolana kadar arkasından baktım. Ben onu burada bekleyeceğim. Bahçesinin yeniden ses çıkaracağı günü, toprağın onu yeniden çağıracağı vakti bekleyeceğim.


