Umurunda değildim. Gideyim diye gözümün içine bakıyordu. Oysa gitmek istemiyordum. Sonsuza kadar yanında kalmak istiyordum. Neden çok sevmek yetmiyordu sonsuz güzelliğe? Anlıyordum, biliyordum. Son kullanma tarihini çoktan geçmişti ilişkimiz. Bundan sonrası yaşam-ölüm kavgasıydı. İçimdeyse anlam veremediğim, çoğu zaman tiksindiğim garip bir umut. Bir şey olacak ve düzelecek her şey. İnsan işte. Bayılıyor yoktan var yapmaya çalışmaya. Gücümü toparlayıp konuşmak istedim onunla. Konuşarak çözmek istedim sorunları. Oysa ortada sorun yoktu. Ortada olan beni artık sevmediği idi. Bu sorun değildi ki. Bu tastamam bir gerçekti. Gerçeği reddetmek bir insan hastalığı derdi rahmetli babam. Yani kabullenemiyordum bu gerçeği. Mutlaka bir yolu vardır diyordum. Çıkmaz sokakta aynı yerleri arşınladığımı bilmeden. Bir çarşamba akşamı konuştum onunla. Uzun uzun anlattım içimden geçenleri. Ona olan aşkımı anlattım süslü cümlelerle. İstifini bozmadan “ne istiyorsun?” diye sordu bana. “Ne istiyorsun hala benden? İlişkimiz varmış, yok sorumluluklarımız varmış. Ne yapayım yani, ilişkimiz var diye kucağına mı oturayım? Dizinin dibinde mi yaşlanayım? Bitti sadece kelime deyip duruyorsun. Sende kelime olabilir ama bende gerçekten bitti. Lütfen işleri daha da zorlaştırma ve bırak ruhumun yakasını.” Sen edebiyatçısın diye böyle konuşuyorum. Seversin sen süslü kelimeleri. Beni de böyle tavlamıştın zaten. Hayatı şiir gibi yaşayanlar var mıdır bilemem. Ama hayat bir şiir değil ne yazık ki. Canına yakan bir şey, şiir olamaz değil mi?”
“Bir şiir can yakmıyorsa ona şiir denmez.” Diye yanıt verdim ona.
“Ne denir peki?” diye sordu.
“Yalan… Senin gibi…”
Zaten bitmiş olan ilişkimiz resmi olarak da böyle sonlandı. Bir kişi sevmekten vazgeçmişti ve bunun için karşısındakini suçluyordu. Çünkü bir şeylerden kaçmanın en kolay yolu, sorumluluğu bir başkasının üzerine atmaktı. Ve artık benim için de “bitti” sadece bir kelime değildi. Gerçekten bitmişti.



