Şehrin en eski sahaflarından birinin arka odasında, zaman kavramı ahşap rafların üzerine çöken toz
tabakası kadar durağandı. Sahaf Macit Bey, gözlüklerinin ardından elindeki pirinç kaplama
daktiloya bakıyordu. Cihaz, yarım saat önce dükkâna giren ve kim olduğunu söylemeden çekip
giden genç bir adam tarafından tezgâha bırakılmıştı.
Daktilonun üzerinde ne harf tuşları vardı ne de şerit. Yalnızca makara kısmında hiç sonu
gelmeyecekmiş gibi duran, sararmış ve hafif nemli bir kağıt rulosu takılıydı. Tezgâhın üzerindeki
pirinç merdivene dokunduğu an, daktilonun içindeki dişliler kendi kendine dönmeye başladı.
Çat. Çat. Çat.
Hiç kimse tuşlara basmadığı halde, kağıdın üzerine koyu mor bir mürekkeple şu satırlar dökülmeye
başladı:
Macit, arkandaki üçüncü rafın arkasında duran boşluğun farkındasın. Yıllardır oraya bakmaktan
korktuğun için kitapları üst üste yığdın. Ama bu gece, o kurgu ile gerçek arasındaki eşik
kapanacak. Macit Bey nefesini tuttu. Parmakları titreyerek rafa doğru uzandı. Kitapları kenara çektiğinde, ahşap panelin arkasında ince bir ışık sızıntısı ve belirsiz bir fısıltı fark etti. Fısıltı, kendi yarım bıraktığı,
gençliğinde yazıp yakmayı seçtiği ilk hikâyesinin cümlelerini tekrarlıyordu.
Daktilo yazmaya devam etti:
Yazılan her kelime bir zamanlar yaşandı; yazılmayan her ihtimal ise bu odada seni bekliyor.
Şimdilik sadece dinliyorsun. Ama elini merdivene her koyduğunda, hikâyenin bir sonraki sayfasını
sen yaşayacaksın.
Macit Bey, masanın üzerindeki kalemi eline aldı. Korkuyla karışık garip bir tutkuyla, daktilodan
süzülen rulo kağıdın alt kısmına tek bir cümle ekledi:
Ve Macit, o eşikten içeri ilk adımını attı.
O an dükkândaki tüm saatler durdu. Sokaktan geçen rüzgârın sesi kesildi ve Macit Bey, rafın
arkasındaki o karanlık ışığa doğru yürüdü.
Işık sızıntısı, rafların arkasından yükselen odun ve eski kağıt kokusuyla birleşerek genişledi. Ahşap
panel, sanki yıllardır dokunulmayı bekleyen canlı bir doku gibi hafifçe esnedi ve Macit Bey’in
parmaklarının altında bel verdi. Adımını attığı an, sahafiye dükkânının tanıdık sessizliği yerini
gürültülü, kasvetli bir uğultuya bıraktı.
Aptalca bir cesaret miydi bu, yoksa kırk yıldır içinde biriken o tanıdık pişmanlığın sürüklemesi mi?
Ayağının altındaki zemin artık gıcırdayan ahşap değildi; ıslak, karanlık taş kaplı dar bir sokaktı.
Başını kaldırıp baktığında, gençliğinde yakıp kül ettiğini sandığı o ilk öykünün betimlemeleri
yükseliyordu etrafında: Sisle kaplanmış yüksek gaz lambaları, çatı aralarından süzülen soluk mor
ışıklar ve hiç bitmeyen hafif bir yağmur çisiltisi.
Tam arkasında, dükkâna açılan o dar ışık yaralığı hızla küçülmeye başladı. Macit Bey panikle
geriye dönmek istediğinde, zifiri karanlığın içinden pirinç kaplama daktilonun mekanik çatırtısı
yankılandı. Çat. Çat. Çat.
Ses bir dükkân odasından değil, doğrudan sokağın sonundaki karanlıktan geliyorduCeketinin cebinde hissettiği ağırlıkla irkildi. Elini uzattığında, az önce dükkânda bıraktığı rulodan
kopmuş küçük bir kağıt parçası buldu. Üzerinde yine aynı koyu mor mürekkeple taze bir satır
belirmekteydi:
"İlk adım atıldı. Ama kuralları değiştirdin Macit. Yazdığın her cümle bu şehirde bir hayat yaratır ya
da birini yok eder. Ve unutma, o genç adam daktiloyu sana tesadüfen getirmedi; o, senin hiç
tamamlayamadığın son karakterindi.
Macit Bey’in boğazı düğümlendi. Dükkâna girip cihazı bırakan ve yüzünü göremediği o gizemli
genç adam… O, elli yıl önce kağıda döküp yarıda bıraktığı, trajik bir sonla ölüme terk ettiği
hikâyesinin başkahramanıydı.
Sokağın derinliklerinden gelen ayak sesleri gürleşti. Ağır, kararlı ve metalik ritimlerle yaklaşan bir
karaltı, sisin içinden belirdi. Elinde, üzerinde hiçbir harf tuşu bulunmayan pirinç bir daktilo
tutuyordu. Yüzü gölgede kalmıştı ama duruşu, Macit’in yarım asır önce hayalinde canlandırdığı
çaresiz ve öfkeli adamın birebir aynısıydı.
Genç adam durdu. Yüzünün yarısını aydınlatan mor gaz lambasının altında beliren tebessümünde
hiç sıcaklık yoktu.
Beni yarıda bıraktın Macit Bey, dedi sesi, ıslak sokakta yankılanarak. Bana bir son yazmadın.
Şimdi o sonu bu sokaklarda, senin kanınla ben yazacağım. Ve bu defa kalemi tutan sen değilsin.
Macit Bey cebindeki kalemi daha sıkı kavradı. Arkasındaki geçit tamamen kapanmak üzereydi. Tek
bir kurtuluş yolu vardı: Hikâyeyi, kendi zihninde yarattığı kurgunun kurallarına göre yeniden ve bu
sefer bizzat yaşayarak baştan yazmak.
Genç adam elindeki pirinç daktiloyu sokağın ortasındaki taş tezgahın üzerine yavaşça bıraktı. Rulo
kağıt, rüzgârın etkisiyle süzülerek yere kadar uzandı. Macit Bey, cebindeki kalemin metal gövdesini
parmaklarının arasında ezilcesine sıktı. Korku, yerini yıllardır içinde sakladığı o yaratma tutkusuna
ve suçluluğa bırakmıştı.
Seni yarıda bırakmadım,dedi Macit Bey, sesi sokağın uğultusunu yararak. Sadece sana
vereceğim sonun yükünü taşımaktan korktum. Seni ölüme mahkûm etmek istemedim.
Genç adam acı bir tebessümle daktiloya doğru bir adım attı. Bizi belirsizliğe terk etmek, ölüme
mahkûm etmekten daha büyük bir merhametsizlikti Macit. Yazılmayan her ihtimal bu odada, bu
karanlıkta çürüdü.
Genç adam tuşsuz daktiloya dokunduğu an, sokaktaki sis mor renkten kan kırmızıya dönmeye
başladı. Binaların pencereleri birer birer kapanıyor, sokak Macit Bey’in etrafında daralıyordu.
Mekanik çatırtılar karanlığı doldurdu:
Çat. Çat. Çat.
Kağıda yeni satırlar dökülüyordu ama bu kez mürekkep taşların üzerine damlıyordu. Genç adam,
Macit’e doğru ilerlerken konuştu: Bu hikâyenin son cümlesini ben yazıyorum: Yaratıcısı, yarattığı
karanlığın içinde kayboldu.
Macit Bey gözlerini kapattı. Yıllar önce o kağıtları yakarken hissettiği pişmanlığı düşündü.
Karakterini yok etmek için kağıdı yakmak yetmiyordu; onu özgür bırakmak için ona gerçek bir son
vermek gerekiyordu.
Gözlerini açtı. Cebindeki kalemi çıkardı ve kapağını açtı. Genç adam tam karşısında durduğunda,
Macit Bey geriye kaçmak yerine ileriye, daktilonun yanına doğru atıldı. Genç adamın hamle
yapmasına fırsat kalmadan, daktilodan süzülen ıslak rulo kağıdın üzerine cebindeki kalemle son
gücüyle, titizlikle yazmaya başladı.
O yazarken, genç adamın elindeki gölge erimeye, çığlığı rüzgârın sesine karışmaya başladı. Macit
Bey yazıyordu:
Ve Macit, karakterine bir ölüm değil, bir özgürlük bağışladı. Onu karanlık sokakların insafına
değil, kendi hikâyesinin huzurlu sonuna uğurladı. Kurgu bitti, karanlık dağıldı ve kapı ilk kez
gerçekten kapandı.
Son noktayı koyduğu an, sokağı kaplayan sis büyük bir patlamayla fışkıran beyaz bir ışığa dönüştü.
Sokak, taşlar, gaz lambaları ve genç adam bir toz bulutu gibi dağılarak daktilonun içine çekildi.
…Macit Bey gözlerini açtığında, sahaf dükkânının arka odasındaydı.
Sokaktaki saatlerin tik-tak sesleri yeniden duyuluyordu. Camlara vuran hafif rüzgârın sesi dükkânı
doldurmuştu. Ahşap rafların arkasındaki ışık sızıntısı ve fısıltılar tamamen kaybolmuştu.
Tezgâhın üzerindeki pirinç daktilo artık sıradan, eski bir eşya gibi duruyordu. Ne şeridi hareket
ediyordu ne de dişlileri dönüyordu. Ancak daktilonun merdanesine takılı duran sararmış rulo kağıt
baştan sona mor mürekkeple doluydu.
Macit Bey titreyen elleriyle kağıdı merdaneden çıkardı. En alt kısımda, kendi el yazısıyla yazdığı
son cümlenin hemen altında, pirinç daktilonun kendi mekanik harfleriyle basılmış tek bir kelime
duruyordu:
Teşekkürler.
Macit Bey kağıdı özenle katlayıp ceketinin iç cebine yerleştirdi. Masadaki kalemi cebine koydu,
raftan indirdiği kitapları tek tek yerine dizdi ve dükkânın ışıklarını kapatıp kapıyı dışarıdan kilitledi.
İlk kez uzun yıllar sonra, arkasında yarım kalmış tek bir cümle bile bırakmadan gecenin serinliğine
doğru yürüdü.



