Kadın ellerine baktı…Nasıl da buruşmuş, nasırlı, kesiklerle, çiziklerle dolu. Sadece ellerine bakarak bile ne kadar zorlu bir mücadeleden geçtiği anlaşılıyordu.
Bütün gün restoranın mutfağındaydı. Ellerini deterjanlı sulardan çıkaramıyordu. Bazen üst kata küçük bir kaçamak yapıyor, restoranın ışıklı kısmına kapıdan bakıyordu. Yemek yemek için gelen o şık, bakımlı kadınların narin ellerine, uzun, renk renk ojeli tırnaklarına bakıp düşünürdü: Hiç mi temizlik yapmıyorlardı? Ev işleri…Ya çocuk bakımı…Nasıl böyle pürüzsüz kalabiliyordu elleri?
O yüzden miydi, ellerini tutan adamların bir bir gitmesi? Sımsıkı tutsa da kaybetmekten kurtulamaması… Elleri güzel kadınlar daha mı az terk edilirdi?
Bir an irkilip tekrar mutfağa dönerdi. Kendini bulaşıkların içine bırakırdı. Akşam olunca restoranın kalan yemeklerini, pastalarını verirlerdi. O da alır, evde bekleyen yavrularına götürürdü. Yemek olunca yüzleri güler, pasta olunca sevinçten deliye dönerlerdi. Anne olunca… Gururu bir kenara bırakmak zorunda kalıyordu insan.
Neyse ki umudu vardı. Çocukları başarılıydı. İyi yerlere gelip annelerinin “ellerini” kurtaracaklardı. Güç veriyordu bu umut ona, kocasını kaybettiği günden beri hiç bitmeyen mücadelesine…
Yıllar geçti. Kadın günden güne yaşlandı. Artık evinin salonunda, pencere kenarında sessizce oturup dışarıyı izliyordu. Arada da ellerini…
Artık o ellerde yorgunluğun yanı sıra bir yumuşaklık vardı. Yaşına inat sürdüğü rengârenk ojelerle gülümsüyordu hayata.
Geç de olsa…
Artık elleri hayal ettiği gibiydi.
Gençken özendiği restorandaki kadınların elleri gibi…



