Masanın üzerindeki karmaşaya bakıyorsun. Sağ kenarda yığın olmuş kitaplar, yanında dağınık halde bırakılan yarısı yanmış mumlar, önünde kutusundan çıkarılıp öylece bırakılmış Tarot kartları. Sol uçta üst üste koyduğun zarflara elini uzatıyorsun. Tam parmakların dokunacakken vazgeçiyorsun. Hepsine tek tek bakıp ayıklama fikri bir anda bunaltıyor. Faturalar, faturalar, faturalar! Başka bir şey olmayacak değil mi? (Başka bir şey beklemiyorsun zaten.) Bir mektup, bir kart, bir resim gelir mi dersin?
Başını sağa sola çevirirken karşında o varmışçasına gözlerini deviriyorsun. Gözünün önüne birden o gün geliyor. İskelede ayakta duruyorsun. Rüzgâr hırçın hırçın esiyor. Aralıksız saçlarını dağıtıp mantonun eteklerini savuruyor. Karşında konuşan adamın söylediklerine inanmak istemiyorsun. Kelimeler kulağına her ulaştığında sert bir darbe kalbine, büyük bir dalga ise ayaklarına vuruyor. İçinde bir yangın var, dışın ise buz tutmuş. Bakışlarını dudaklarından koparıp gözlerine sabitliyorsun.
Kim bu adam? (Gerçekten.) Çok sevdiğin, uğruna birçok şeyden vazgeçtiğin ve değiştiğin adamdan izler bulmaya çalışıyorsun. (Bakıyorsun. Sadece bakıyorsun.) İçinde bir şeyler kırılıp dağılıyor. (Bir ses gibi. Ama sesi yok.) Adını koyamadığın, koysan bile taşıyamayacağın bir ağırlık kalbine çöküyor. (Çöküyor mu, yoksa hep orada mıydı?) Derin iki kuyuya benzeyen gözlerinden bakışlarını çekiyorsun. Hayır, sevdiğin artık erkek bu değil. (Hayır. Bu değil.) Bu gözler, sözler, hâller onun değil. Bu adamı tanıyamıyorsun. O an ağzından çıkan son sözü aklına geliyor.
“Beni boğuyorsun.”
Bir isyan, bir çığlık, bir yakarış gibi kulaklarında yankılanmıştı. Peki sonra? Git mi dedin, yoksa gitme mi? Sonrası yok değil mi? (Yok.) Ne olmuştu, hatırlamıyorsun. (Hatırlamak istemiyorsun.) Güç almak istercesine masanın kenarına tutunuyorsun. Yanağından akan bir damla masadaki kâğıdın ucuna düşüyor. Hemen parmak uçlarınla siliyorsun. Kurusa bile eskisi gibi olabilir mi? (Hiçbir şey.) Kalbin gibi değil mi? Peki daha ne kadar bekleyeceksin? İyileşmek, toparlanmak, kaldığın yerden devam etmek için daha ne kadar bekleyeceksin?
Aklın evin gibi dağınık. Nereden başlayacağını bilemiyorsun, değil mi? (Başlamak diye bir şey var mıydı?) Bir anda boğuluyor gibi hissediyorsun. Duvarlar sanki üstüne geliyor. Anıların peşinden gelen duygular ve düşünceler nefes almanı engelliyor. Panik içinde kapıya koşuyorsun. Askılıktan mantonu alacakken elinden düşürüyorsun.
Telaşla uzandığın an yerde duran bir düğme görüyorsun. Boğazın düğümleniyor. Nefes almıyorsun. Almayı da hatırlamıyorsun. Olduğun yere kendini bırakıyorsun


