“Gitti be dostum, sonunda o da gitti. En acıklısı da ne biliyor musun? Hiçbir şey yapamadım. Mâni olamadım gidişine. Nefesim kesildi. Dilim dolandı. Her yanımı sessizlik kapladı.” Sadece sustum ve baktım ona.” Sonra o, belli belirsiz boşluğa doğru baktı. Sırtını sıvazlayıp şunları söyledim ona.
“Herkes gider dostum. Öyle ya da böyle herkes gider. Başlayan her neyse, sonunda mutlaka biter. Bir şeyin başlaması, o şeyin bitebilmesi içindir. Sen eğer her gideni özler, her gelecek olanı beklersen, ömrünü boşuna yaşamış olursun. Kaçırdığın şey zaman olur. Sana ait olan ve daha kıymetlisi olmayan zamanı kaçırırsın. Bu trene benzemez ki, kaçınca yenisi gelsin. Geldin madem bir şekilde bu cennet başlı cehenneme, yaşa gitsin. Hakkını ver yaşamın. Acını çek, gözyaşını akıt, ancak kimseye gösterme zaaflarını.”
Derin bir sessizlik kapladı odayı. Uzunca bir süre konuşmadık. Çayımızdan yudumladık, şarkıların düşsel ezgileriyle hayallere daldık. Sonunda dayanamadı ve sordu. “Dediklerin çok doğru dostum. Yani haklısın. Peki, nasıl öğrendin bunları? Nasıl bu kıvama geldin?”
Önce gülümsedim. Sonra; “Ağlaya ağlaya, bekleye bekleye, özleye özleye öğrendim dedim. Ben kaçırdım zamanı dostum. Şimdi bu bilmiş bilmiş konuşmamın tek nedeni bu. Kendimi ölüm döşeğinde bir yaşlı gibi hissediyorum. Hani ölürken aklından geçer ya bütün geçmişi. Sonra da ailesine dönüp; “hayatın tadını çıkarın” der. İş işten geçtikten sonra özlü sözler söyler. İster ki, ben hata yaptım, diğerleri yapmasın. Oysa çok geçtir artık. Unutmak için de yaşamak için de.”
Ee o halde?
O halde ne?
Ne yapacağız yani?
Sen de bunları yaşayacak, bir başkasına ahkâm keseceksin.
Desene kimse kimseyi dinlemiyor.
Dinleseydi aşk diye bir şey olmazdı.
O zaman aşk, kötü bir şey mi?
Kötü olan aşk değil, insandır.
Sevdiğim için, değer verdiğim için, üstüne titrediğim için ben mi suçlu oluyorum? Ömrümden vazgeçmişken, kötü olan ben miyim? Bu adil mi sence dostum?
Her adil olan senin lehine olmayabilir. Sen adalet değil, mutlu olmak istiyorsun. Bu yüzden kızgınlığın, kırgınlığın.
Mutluluğu istemek suç mu?
Ortada bir suç yok dostum. Yalnızca gerçek var.
Nedir o gerçek?
Başlayan her şey biter. Kaç yıldır birlikteydiniz?
Sekiz sene oluyor.
Sence bir insan, sekiz yıllık emeğini öylece geride bırakıp neden gider? Ya da soruyu şöyle değiştirelim. Neden hep giden suçludur? Geride kalanın kendini haklı görmesi nedendir? Bunu ölümlerde de yapıyoruz ne yazık ki.
Ne yapıyoruz?
Sevdiğimizi kaybettiğimizde, “beni yapayalnız bıraktın” diyoruz hep. Belki de yalnız bıraktığımız sevdiğimizdir. Yalnız ve çaresiz olan odur belki de. Olamaz mı?
Ne yapalım yani, her ölenin arkasından biz de mi ölelim?
Acın henüz taze. Beni anlamanı beklemiyorum. Yakında anlayacaksın. Yakında sana da öğretecek hayat.
Neyi?
Tek gerçeğin ölüm olduğunu. Bu yüzden doğduğunu. Bu yüzden yaşadığını. Tek gayen var, o da ölümü hak etmek. Son bir şey daha var dostum. Ölüm son değildir. Ölüm sonsuzluğun başlangıcıdır. İster farkında olarak ister farkında olmadan. Bazı şeyleri aklımız almıyor biliyorum. Ama şunu biliyorum. Hep vardık ve hep var olacağız. Bu sonsuz yolda sen, hayatına girene “hoş geldin” demek, hayatından çıkana da teşekkür etmekle mükellefsin. Ötesi yok.
Bu sözlerimin ardından boşluğa doğru anlamsız bakmaya devam etti. Sonra ceketini alıp, “ben biraz yürüyeceğim” dedi ve yanımdan ayrıldı. Dışarı çıkar çıkmaz o, telefonum çaldı. Arayan oydu. Sanırım bir şeyini unuttu deyip telefonu açtım. Bana telefonda kelimesi kelimesine şunları söyledi.
“Dostum işlerim uzadı. Bu zor gününde yanında olamadım, kusuruma bakma ne olur. Söz veriyorum işlerimi bitirir bitirmez yanında olacağım. Ne olur üzme kendini. Hayat devam ediyor.”
Telefonu kapattım ve ölü ruhumu koltuğa bıraktım. Demek bunca sözü, ona değil kendime söylemişim. Birisi şimdi ki halimdi, diğeri ise zamanla dönüşeceğim kişi. Çayımdan bir yudum alıp, boşluğa doğru anlamsızca bakmaya devam ettim. Saate baktım. Nerdeyse sabah olacaktı. Oldu mu? Olacak mı? Bilmiyorum üstelik…



