şeyma’ya…
karanlık sis gibi çökmek üzereyken
bembeyaz bir düşünceyle örtüldü yeryüzü
binlerce yıldır söyledikleri ezgiyi fısıldıyordu ağaçlar
zamanda bir kapı açılmıştı sanki
ve oradaydım
bildiğim her şeyden farklı, gördüğüm her yerden çok daha güzel
düşürürken yıldızlar, ışıklarını
simle kaplanmıştı dünya
ya da başka bir yer
soğuğun içinde sıcacıktım
hüznün içinde mutlu
oradaydım, bir zamanın içinde
yalnız ama kalabalık
belki
tanıdık bir gerçeğe uyanacaktım az sonra
yürüdüm, yürüdüm
ulaşabileceğim bir son var mı diye
ayağımla bıraktığım izler kadar derindi düşündüklerim
ve hissettiklerim
beyazlık yutmuştu beni de
geleceğe fısıldayan ağaçlar gibi
kuş sesleri duyuyordum
belki de değildiler
korkmuyordum
her şey olması gerektiği gibiydi
ya da olmaması
şimdi önümde uçsuz bucaksız bir buz gölü
eğilip bakıyorum kendime
bir yüzüm yok
hiçbir şey görünmüyor
ellerimi kaldırıyorum
görebildiğim bir kendim yok
ayağımla vuruyorum buza
ve
arkasında biri
kocaman gözleriyle bakıyor
kiremit rengi bir balık
o mu esir yoksa ben mi
kalın ve şeffaf bir yorganın üzerinde
adımlıyorum şimdi
doğacak bir güneş var mı bilmeden
belki de az sonra çatlayacak bastığım yer
ve yutacak beni
kapılar açılacak belki de
tanıdık ve hüzünlü diyarlara
uyumalı mıyım
bir başka rüyaya
sahi neydi gerçek olan?
(şarkı: aurora-the seed)


