Giriş: Denemenin Eşiği ve Şairin Mirası
Modern kent, birey ve hafıza arasındaki kadim ilişki, yalnızca sosyologların veya mimarların değil, aynı zamanda şairlerin ve denemecilerin de temel meselesi olagelmiştir. Şehir, varoluşumuzun hem sahnesi hem de metnidir; dokunduğumuz taş, yürüdüğümüz beton ve içimizde biriken hatıralardan müteşekkil karmaşık bir örüntü. Bu deneme, İbrahim Tenekeci’nin Son Düzlük gibi eserlerinde gözlenen, güncel toplumsal meselelere dertli, samimi ve düşündürücü üslubu merkeze alarak, metropolün manevi hayatına felsefi bir bakış sunmayı amaçlamaktadır [1, 2].
Denemenin temel argümanı şudur: Modern kent, hafızanın ve kök salmış varoluşun mekânsal ve tinsel ikilemini somutlaştırır. Taşın kadim bilgeliği, betonun dayattığı anlık yüzeylilik ve Georg Simmel’in teşhis ettiği kayıtsızlık (blasé) hali arasında sıkışan bireyin kurtuluşu, Italo Calvino’nun önerdiği gibi, cehennemin ortasında dahi “cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek” sanatında yatar [3].
Tenekeci’nin üslubundaki edebi hassasiyet, entelektüel derinliğin çatık kaşlı ciddiyetinden uzak durur, ancak meseleyi kişisel bir dert edinir [2]. Bu yaklaşım, öznel (sübjektif) deneme geleneğinde yerini bulur; bireyin alabildiğine kişisel iç dünyasına ait duygu ve düşünceleri ele alarak, okurun kendi içindeki adlandıramadığı duyguları yakalamasına imkân tanır [4]. Bu samimiyet, metropolün dayattığı duygusal mesafeye (karşılıklı ihtiyat veya reserve) karşı bilinçli bir etik duruştur ve güncel sosyal eleştiriyi lirizmle bütünleştirmenin yolunu açar.
- Maddenin Sesi: Taşın Derinliği, Betonun Yüzeyliği
Şehir, öncelikle fiziksel malzemesiyle konuşur. Kadim uygarlıkların mirasını taşıyan taş ve modernitenin sembolü olan beton, sadece iki yapı malzemesi değil, iki farklı zaman ve varoluş biçimini temsil eder.
Taşın Haptik Kimliği ve Kök Salma İhtiyacı
Taş, yavaşlığın, kalıcılığın ve tarihin maddi yükünü omuzlar. Tarihi, kültürel ve çevresel faktörlerden köklenen mimarinin temelini oluşturur [5]. Fin mimar Juhani Pallasmaa’ya göre, taş gibi malzemelerle kurulan yapılar, görme odaklı (ocular) mimarinin anlık ve mesafeli etkisine karşı, çok duyusal ve dokunmaya dayalı (haptik) bir deneyimi teşvik eder [6]. Haptik mimari, yavaşlığı ve mahremiyeti takdir etmeyi gerektirir; bu ise bireyin zamana yayılan bir tecrübeyle mekâna bağlanmasını sağlar [6]. Mimari, dünya ile insan zihni arasında aracılık eden ve insan varoluşunun tezahürünü ifade eden köklenmiş bir eylemdir [5]. Taş, bu anlamda bir binanın sadece yapısını değil, aynı zamanda mekâna ait kolektif hafızayı da taşır.
Betonun Estetiği ve Kentsel Dönüşümün Körlüğü
Modern kentlerde betonun hâkimiyeti, hızın, ekonomik büyümenin ve küresel entegrasyonun bir sonucudur [7]. Beton, estetik açıdan, Pallasmaa’nın eleştirdiği “göze hitap eden” (ocular) mimarinin simgesidir; hızlı imgelemeyi ve çabuk etkiyi hedefler [6]. Bu, yüzeyin parlaklığına ve büyüklüğüne odaklanan, ancak derinlikten yoksun bir mimari anlayışıdır.
Kentsel dönüşüm süreçleri, genellikle yenileşme vaadiyle, bu haptik bağlantıyı acımasızca kesintiye uğratır. Modernleşme hızı, geleneksel yapıların ve kültürel mirasın taşıdığı anlamı yok sayar [7]. Yeni beton bloklar yükselirken, bireyin mekâna kök salma ve duygusal derinlik kazanma ihtiyacı göz ardı edilir. Bu durumun felsefi karşılığı, modernizmin dayattığı hızın, haptik deneyimin (yavaşlık ve mahremiyet) önündeki en büyük engel olmasıdır [6]. Kök salmanın imkânsızlaşması, bireyin şehirdeki varoluşunu köksüz hale getirir ve Simmelci bıkkınlık (blasé) tutumuna zemin hazırlar. Çünkü bıkkınlık, yeni izlenimlere derinlemesine ve uygun enerjiyle tepki verememek halidir [8].
- Hafızanın Mimarı: Şimşek Hızıyla Hatıra ve Görünmez Kentler
Şehir, fiziksel malzemeden bağımsız olarak, varoluşsal bir bellek deposudur. Şehrin gerçek derinliğini, yalnızca fiziksel yapısını değil, aynı zamanda tinsel katmanlarını da okuyabilenler keşfeder.
Benjaminci Şimşek ve Modernizmin Gölgesi
Walter Benjamin, hafızanın otantik yaşantıdaki kritik rolünü lirik bir ifadeyle açıklar: “Hayatın gerçek ölçüsü hatırlamadır. Hafıza, geçmişe bakınca hayatın tamamını şimşek hızıyla yeniden hatırlatır” [9]. Bu “şimşek hızıyla hatırlama” anı, metropolün sinir bozucu hızına karşı, bireyin yitirdiği bütünlüğü yeniden kazanma çabasıdır.
Ancak, hafızanın bu parlaklığı, modern kentin kuruluşundaki karanlık etik meseleleri de barındırır. Jean-Luc Nancy’den gelen bir atıf, sanatın ve şehrin “tuhaf hafızasını” tanımlar: Bu, yaşantılanmamış, depolanmamış ama yine de “hakikatin parlaklığını” taşıyan bellektir [10]. Hakikatin bu parlaklığı, aynı zamanda modernleşmenin siyasal kırımlarla ve felaketlerle nasıl eşlik ettiğini gizler. Örneğin, 19. yüzyıl Avrupa’sında kendi şehir idealini dayatan yöneticilerin (II. Leopold’ün Brüksel’i meydanlarla örerken, Kongo’daki sömürge faaliyetlerinde milyonlarca insanı katletmesi gibi), kentin estetiğini tarihsel bir zulmün üzerine inşa ettiğini gösterir. Modern kentin görsel ihtişamı, bir nevi ahlaki örtü işlevi görür [10].
Calvino’nun Gözüyle Estetik Uyanış
Italo Calvino, Görünmez Kentler eserinde, bir şehrin sadece taşlardan ve binalardan ibaret olmadığını, asıl olarak ortak anılar ve ortak bellek olduğunu savunur [11, 12]. Calvino’nun eseri, sadece bir roman değil, aynı zamanda kentleşme, kültürel hafıza ve insanlık üzerine derin felsefi bir metindir [11].
Calvino, görme eylemine dair felsefi bir uyarıda bulunur: “Göz, şeyleri görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait şekiller görür” [3]. Modern şehir, betonun dayattığı görsel yüzeylilik nedeniyle, bireyi sadece şekilleri algılamaya iter. Bu durum, Cemil Meriç geleneğindeki “görmek ve bakmak arasındaki farkı” estetik ve etik bir zorunluluk olarak ortaya koyar [4]. Taş, sadece bir yapı malzemesi değil, anlam yüklenmiş bir hatıra biçimidir. Denemecinin görevi, fiziksel malzemeler (taşlar) yıkılsa bile [7, 11], sürekli “geride kalan”ı görme eğilimiyle bu anlamı korumaktır [3]. Yıkım ve siyasal kırımlar, kentsel dönüşümün kültürel mirasa verdiği zararın tarihsel bir süreklilik taşıdığını ortaya koyar [10].
III. Metropolün Manevi Hayatı: Bıkkınlık, Rezerv ve Yalnızlık Paradoksu
Modern kentteki varoluşsal sorgulama, Georg Simmel’in metropol analizi olmadan tamamlanamaz. Simmel, büyük şehrin bireyin manevi hayatı üzerindeki psikolojik ve sosyolojik etkilerini titizlikle ortaya koymuştur.
Simmel’in Sinirsel Toplumbilimi ve Bıkkınlık Hali
Metropol, bireye sürekli bir uyaran bombardımanı uygular. Simmel, bu hızlı ve çelişkili izlenimlerin sinirleri brutal bir şekilde yıprattığını ve bireyin güç rezervlerini tükettiğini belirtir [8]. Bu sinirsel yıpranmanın sonucu, yeni duyumlara uygun enerjiyle tepki verme yeteneğinin kaybolmasıdır. Bu durum, modern hayatın zorunlu ruh hali olan blasé (bıkkınlık) tutumunu yaratır [8]. Bıkkınlık, Pallasmaa’nın çok duyusal mimari talebi karşısında bireyin pasifize olması, yani haptik deneyimi hissedememesidir [6].
Bu yorgunluk karşısında birey, kendini korumak için bir kalkan geliştirir: Karşılıklı İhtiyat (Reserve). Kalabalık içinde zihinsel bir mesafe yaratılır. Fiziksel yakınlık (kalabalık) arttıkça, zihinsel uzaklık daha da görünür hale gelir [8]. Bu ihtiyat, günümüzdeki toplumsal kutuplaşmanın zeminini hazırlar; cemaat kültürleri birbirlerinin yanında yaşayabilir, ancak nadiren konuşurlar, bu da sosyal kutuplaşma riskini artırır [7, 13]. Bireyin duygusal mesafeyi koruma hakkına el koyması, kentsel amnezinin psikolojik nedenidir [13].
Özgürlük Paradoksu ve Anlama Yükümlülüğü
Metropol, paradoksal bir özgürlük alanı sunar. Bireyin kendi doğasının yasalarını takip etmesi (freedom), en yoğun kalabalıkta bile mümkün olabilir, çünkü kentin anonimliği, küçük kasabalarda mevcut olan baskıcı gözetimi ortadan kaldırır [8]. Ancak bu özgürlüğün bedeli vardır. Simmel’e göre, birey hiçbir yerde büyük şehir kalabalığındaki kadar yalnız ve kaybolmuş hissetmez [8]. Özgürlük, duygusal rahatlık getirmez.
Bu karmaşık tarihsel ve toplumsal güçler karşısında denemecinin entelektüel görevi, Simmel’in uyarısıyla pekişir: Görevimiz, şikâyet etmek veya onaylamak değil, yalnızca anlamaktır [14]. Güncel toplumsal meselelere (kentsel dönüşümün kültürel mirasa etkisi, bireysel yabancılaşma) bu entelektüel derinlikle yaklaşım, yargılamaktan kaçınarak sistematik bir analiz sunmayı gerektirir.
| Kavramsal Eksen | Taş/Hafıza (Gelenek) | Beton/Modernite (Hız) | Felsefi/Edebi Karşılığı |
| Mekân Algısı | Haptik, Çok Duyusal, Köklenmiş | Ocular (Göz Odaklı), Yüzey | Juhani Pallasmaa, Duyusal Mimari [6]. |
| Zaman Algısı | Geçmişin Şimşek Hızıyla Hatırlanması | Yaşantılanmamış An, Sinirsel Yıpranma | Walter Benjamin, Georg Simmel [8, 9]. |
| Bireysel Tepki | Samimiyet, Aktif Dikkat | Kayıtsızlık (Blasé), Karşılıklı İhtiyat (Reserve) | İbrahim Tenekeci, Georg Simmel, Italo Calvino [2, 3, 8]. |
| Şehrin Özü | Ortak Anılar, Hikâyeler, Görünmez Kentler | Fiziksel Yapı, Siyasal/Tinsel Yıkım | Italo Calvino, Jean-Luc Nancy [10, 11]. |
- Kırıntıların Edebi Bağlamı ve Deneme Olarak Eleştiri Sanatı
Bu deneme, lirik ve düşündürücü yapısıyla, kentin birey üzerindeki etkisini sadece analiz etmekle kalmaz, aynı zamanda bu etkiye karşı bir direniş biçimi olarak edebiyatı kullanır. Deneme, sanatsal bir bakış açısıyla, Simmelci mesafeyi aşmayı hedefler [4].
Deneme ve Samimiyetin Değeri
İbrahim Tenekeci’nin üslubundaki samimiyet, coşku ve muziplik, kuru bir eleştirinin ötesine geçerek okurla duygusal bir bağ kurar [2]. Bu samimi ton, metropolün zorunlu kıldığı reserve kalkanını aşmak için bilinçli bir edebi araçtır. Deneme türü, yazarın kendi üzerine etki bırakan herhangi bir nesneyi (bir mekânı, bir objeyi) ele alıp işlerken, dolaylı olarak okuyucuda da bir görme ve bakma biçimi geliştirmeyi amaçlar [4].
Şairin ses tonunun nesrinde de hissedilmesi, felsefi argümanların yalnızca mantıksal değil, aynı zamanda duygusal bir ağırlık taşımasını sağlar [2]. Bu öznel ve betimleyici yaklaşım, modern hayattaki karmaşık meseleleri, popüler kültürün yan etkilerinden varoluşsal kaygılara kadar geniş bir yelpazede, sade ve anlaşılır bir dille ele alır [1].
Flâneur’ün Evrimi ve Aktif Katılım
Literatürdeki yerini vurgulamak gerekirse, şehir ve birey teması üzerine yazan denemeci, Baudelaire ve Edgar Allan Poe’nun klasik flâneur figürünün modern bir versiyonudur. Klasik flâneur, kalabalığı gözlemlerken her zaman güvenli bir mesafeyi korur [15]. Bu, Simmelci reserve halinin entelektüel karşılığıdır: Gözlemci, nesnesiyle duygusal bağ kurmaktan kaçınır.
Ancak, günümüzün bireyi bu mesafeden feragat etme eğilimindedir. Postmodern kent deneyimleyicisi, kaleidoskopik kentsel sahnede aktif bir rol oynamayı arzu eder [15]. Tenekeci’nin samimi, kişisel yorumu içeren üslubu, bu yeni flâneur tipinin edebi yansımasıdır [2]. Bireyin özgürlüğünü (kendi doğasını takip etme) kanıtlamak için, Simmelci kayıtsızlık alanından çıkıp, Calvino’nun sürekli dikkat gerektiren alanına geçmesi gerekir.
- Varoluşsal Düğüm: Cehennemde Cehennem Olmayanı Aramak
Modern kent, sürekli bir mücadelenin alanıdır. Bireyin en büyük varoluşsal mücadelesi, algı mücadelesidir: Yüzeyi görmemek, derinliği bakmak. Taş ve beton arasındaki ikilem, nihayetinde görünür olan ile görünmez olan arasındaki varoluşsal mücadeledir.
Cehennemin Ortasında Sürekli Dikkat
Betonun hızı ve yıkımın sistematikliği (kentsel dönüşümün kültürel mirası yok etmesi [7]) kentsel bir cehennem tablosu çizse de, Calvino’nun Marco Polo aracılığıyla dile getirdiği öğüt, tek çıkış yolunu gösterir: “İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek” [3].
Bu sürekli dikkat ve eğitim, Simmelci bıkkınlığa ve kayıtsızlığa karşı tek panzehirdir [8, 13]. Bireyin, pasifçe tüketilen görsel imgelerden (ocular mimari) sıyrılıp, şehrin anlam yüklenmiş şekillerine odaklanması, kültürel ve varoluşsal bir direniş eylemidir [3]. Şehri kurtarmak, fiziksel mirası (taşı) korumakla başlar, ancak esas olarak o mirasa yüklenen görünmez anlamı korumakla devam eder [11].
Sonuç: Hatıranın Sürekli Yolculuğu
Şehir ve insan teması, bitimsiz bir sorgulamadır. Taşın sesi, betonun gürültüsüne karşı her zaman bir fısıltı olarak kalacaktır. Bu fısıltıyı duyabilmek için, bireyin duygusal mesafesini (ihtiyatını) Tenekeci’nin önerdiği samimiyetle kırarak, Calvino’nun talep ettiği aktif dikkat düzeyine yükselmesi gerekir.
Hafıza, yalnızca geçmişin yükünü hafifletmek için bunca uzaklara gelmek anlamına gelmez; aynı zamanda geleceğin ihtimallerini taşıyan bir potansiyeldir [3]. Benjamin’in “şimşek hızıyla hatırlama” anları [9], bize, modernliğin tinsel yıkımı karşısında hakikatin parlaklığını arama cesaretini verir [10].
Modern varoluşun en cesur eylemi, Simmel’in çağrısına uyarak, bu büyük tarihsel güçlerin etkisini yargılamadan, sadece anlamaya çalışmaktır [14]. Şehri yalnızca fiziksel bir mekân olarak görmekten vazgeçip, ona anlam yüklenmiş bir hatıra olarak bakmak, bireyin modern kentteki yalnızlık paradoksundan kurtulma ve kök salma çabasının zirvesidir. Denemeci, bu entelektüel ve lirik çabasıyla, hem kişisel bir dertleşmeyi sunar hem de okuyucuyu kentsel varoluşun derinliklerine inmeye davet eder.



