“Siyah saplı tornavida nerede” diye bağırdı Hamza.
” Miraç, siyah saplı tornavida nerde lan!..”
Miraç henüz on iki yaşında, yaşına göre bile epeyce çelimsiz, esmer tenli, silik ve çekingen yapıda bir çocuktu. Babası onu sosyal olarak açılsın, hayat tecrübesi kazanıp kendine meslek edinsin diyerek sanayi sitesindeki bir tamirciye vermiş, ustasına ise kendinden emin bir edayla gülümseyip “Eti senin, kemiği benim” diyerek ve içi rahat bir şekilde oradan ayrılmıştı.
Sabahın henüz ilk saatleriydi. Dükkanda tamir edilmesi gereken bir araba vardı sadece. Hamza pek yetiştirip çalıştırabilecek eleman bulamadığı için çok iş almıyordu son yıllarda. Yani en azından bir iş bitmeden diğerine geçemiyordu. Bu yüzden kazancı da anca masraflar ve temel ihtiyaçlarına yetiyordu. Bu da onu biraz sinirli ve stresli yapıyordu. İşini kurup büyütmeye odaklanmışken yıllar geçmiş, henüz evliliği düşünmeye bile vakit ayıramamıştı.
Miraç takımların asılı olduğu panoda, çekmecelerde, takım çantasında ve kenarda, köşede harıl harıl arıyordu siyah saplı tornavidayı. Telaşı bulamadığı her dakika katlanıyor, ustası arabanın altından ona bağırdıkça daha da telaşlanıyor, elleri tir tir titremeye başlıyordu.
“Oğlum getirsene şu tornavidayı, ne bekliyorsun?”
Hamza bir hışımla doğruldu yattığı yerden. Hızla yürüyüp Miraç’ın bulunduğu tezgaha vardı. Takımlar düzenli bir şekilde duruyordu. Miraçın yüzü hala loş bir ışığın yansıdığı panoya dönüktü. Çaresizce aranıyordu kaybolan edevatı.
Hamza “Nerede oğlum, hadisene lan!” diyerek bir yandan panoya uzanırken, bir yandan da Miraç’ın üzerine doğru abanıyordu. Çocuk tezgah ve ustası arasında, adeta rüzgarda sıkışmış bir çaput gibi savruluyordu çaresizce. Dayak korkusu birden yerini adını koyamadığı ama çok daha yorucu ve çökertici bir duyguya bırakmış, o an kaçamamanın ağırlığıyla bataklıkta dibe çöker bulmustu kendini. Bu durum bir dakika kadar sürdü, her saniyesini biraz daha sıkışmış hissederek. Bir dakikanın sonunda boğulmuştu belki ama ensesine yediği sert tokat onu kendine getirdi. Ağzından ince bir hıçkırık ile birlikte adeta pis bir çamur tortusu püskürttü. Derken;
“Çabuk buluyorsun o tornavidayı” diye seslendi Hamza. Bu sefer sesi çok daha kısık, daha sakince çıkmıştı. Dönüp tekrar girdi arabanın altına.Yıl 1977 Ağüstos 17. Sabah sokaklarda başta simitçiler olmak üzere türlü seyyar satıcılar, satıcıların anlsşılmaz bağrıltıları, sıcaktan titreşen asfaltın üzerinde uçuşan toz ve çöp kalıntıları, dükkanlardan gelen çekiç, örs sesleri, kaynak çıtırtıları, kompresörlerin boğuk ugultusu kaplamıştı boşluğu. Aradan dakikalar geçmesine rağmen Miraç hala o tezgahın önünde öylece duruyordu. Sanki bir adım atsa avcılar tarafından fatkedilecek bir hayvan çekingenliğinde kaskatı kitlenmişti tüm vücudu. Sadece sırtını tezgaha yaslayabilmişti. Korkuyordu. Nedendir bilinmez, ustası epey bir zaman geçmesine rağmen ondan hiç bir şey istememişti.
Hamza pişman olmazdı yaptığı şeylerden. Çünkü bir karar almazdı öncesinde. Olması gerekir, sırası geldiginde olur ve biterdi sadece. Yani onun da hayatı böyle geçmişti çocukluğundan itibaren. Eğer bu statüdeysen katlanılması gereken şeylere katlanmasını bileceksin derdi. Yani bunu biir bunu söylerdi hep. Ve sonunda da adam olur, usta olur, belki zengin bile olabilirsin, eger şansın da yaver giderse. Sonuçta hayat bir sınav değil miydi? “Miraç’da” dedi içinden, bazı şeyleri hazmedecek yani. Sertleşecek, güçlenirse de benim yerimi alacak. Bir sebebi var yaşadıklarının diyerek kolayca bastırdı aklının derinliklerindeki acıma duygusunu. Aslında suçluluk ıduygusunu bastırmıştı.
Akşam oluyordu sanayi sitesinde. O olaydan tan üç yıl sonrası, Hamza işleri toparlamış, kendine ikisi kalfa olmak üzere dört eleman almış, aynı anda bir kaç işe yetişir olmuştu. Mutlu bir evlilik yapmıştıi ve iki çocuğu vardı artık.
Miraç ise 1978’de ayrıldıı işten. Bir süre bir fabrikada iş bulmuş, oradan da ayrılıp ilçedeki bir dergaha medrese eğitimi almak üzere katılmıştı. Ama nere giderse gitsin peşinden geliyordu ve garip bir bülbül konuyordu omzuna. On dokuz yaşındaydı, babası “Eti sizin, kemiği benim” diyerek gülümsedi, dergaha teslim ederken onu. Sonra da bir daha uğramadı yanına.

Hamza bir hışımla doğruldu yattığı yerden. Hızla yürüyüp Miraç’ın bulunduğu tezgaha vardı. Takımlar düzenli bir şekilde duruyordu. Miraçın yüzü hala loş bir ışığın yansıdığı panoya dönüktü. Çaresizce aranıyordu kaybolan edevatı.