Sarıydı evimizin rengi, güneş de vurunca pencereden içeriye, sıcaklık yansırdı duvarlardan yüzümüze. Yaz gibi bir histi o evde çocuk olmak. Günler uzun ve aydınlıktı. Kalabalık bayram sabahları gibi şen. Oyuncaklarımın uzak diyar insanları, kitaplarımın sonsuz yolculuğunda, iki göz oda büyülü bir dünya olurdu. Belki de yalnızca çocuk olmak öyleydi… Başlangıçların heyecanı akarken damarlarında. Gelecek güzel günlerin ışığında…
Sonunun belli olduğu bir başlangıçtı oysa hayat. Ekilen bir tomurcuk gibi. İlk filizlenişinden gonca haline geçerken, sevgiyle beslenip çiçek açmak yaprak yaprak… Kaçınılmaz sondu zamana yenilip solmak. Tek tek düşer sonra yapraklar dalından. Yeniden toprağa karışır o göz alıcı güzellik… Uzun denilen kısacık zamanda. Sonsuzluğun içinde ufacık bir anda…
Unuttuğum çok şey oldu büyürken. Masalların mutlu sonla bittiği zamanlarda bıraktım ağız dolusu gülüşlerimi. Uykuya huzurla dalmaları da. Küçük yüreğimde kocaman dünyalar vardı. Büyümenin büyülü gizemini taşıyordum umutla. Her şeyin mümkünlüğü içindeydi hayat. Bir sabah başucunda beliren kırmızı pabuçlar kadar kolaydı mucizeleri yaşamak. Uzak nedir bilmezdim. Ayrılık ne ölüm ne!.. Hiçbir şey bilmemenin mutluluğu içindeydim…
İnsan en çok kendini özlermiş geçmişin içinde. Çocukluğunda duyduğu güveni. Bir daha hiçbir yerde bulamayacağı o ait olma hissini. İlk gençliğini, hayatın başında olduğunu düşünmeyi. Mümkünlerin ve mucizelerin olduğuna inanmayı. En çok da korkusuz ve yara almamış halini… Büyümek; bir duvara son hızla çarpmak gibiydi. Sarsılan yalnızca bedenim değildi. Ruhum yara bere içinde ezildi.
Aynı evdeyim hâlâ. Pencerelerin perdesi açılmıyor artık. Duvarlar kar gibi beyaz. Morg gibi soğuk. Çocukken koca bir dünya olan bu ev; yalnızlığımın başkenti! Kışlar ne zamandır hüzünlü ve karanlık. Yazlar ağlamaklı ve ruhsuz geçiyor artık. Ayrılık iklimde soluyor ömrüm.



